Zina (Aldatma) Sebebiyle Boşanma ve Tazminat
Bu makalede, Türk Medeni Kanunu’nda özel boşanma sebebi olarak düzenlenen zina (aldatma) fiilinin hukuki niteliği, TMK m.161 kapsamında dava şartları, kusur ve tazminat bakımından sonuçları ile uygulamadaki ispat kriterleri ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Boşanma davalarında sadakat yükümlülüğünün ağır ihlali niteliğindeki aldatma davranışının, yalnızca evlilik birliğinin sona ermesine değil, aynı zamanda maddi ve manevi tazminat, nafaka ve mal rejimi uyuşmazlıklarına etkisi de hukuki çerçevede incelenmektedir.
Zina Kavramı, Hukuki Niteliği ve TMK m.161 Kapsamındaki Özel Boşanma Sebebi
Zina, boşanma hukuku bakımından, evli bir kişinin eşi dışında bir kişiyle bilerek ve isteyerek cinsel ilişkiye girmesi olarak tanımlanır. Bu tanım, günlük dilde kullanılan “aldatma” kavramından daha dar bir hukuki içeriğe sahiptir. Zira doktrin ve yargı uygulamasında zina, salt duygusal yakınlık, flört niteliğindeki iletişim veya evlilik dışı dostane ilişkiyi değil, cinsel sadakat yükümlülüğünün fiilen ihlalini ifade eder. Buna karşılık, cinsel birliktelik içermeyen kimi davranışların da sadakat yükümlülüğünü ağır şekilde zedelediği, ancak bu hâllerde TMK m.161 anlamında zina değil, TMK m.166/1 anlamında “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayanılarak boşanma talep edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.
Türk Medeni Kanunu’nun 161. maddesi, zina fiilini “özel boşanma sebebi” olarak düzenlemiş; bu yönüyle genel boşanma sebebi olan evlilik birliğinin temelinden sarsılmasından ayrılmıştır. Özel boşanma sebepleri arasında sayılan zina, gerçekleştiği takdirde, TMK m.161’de öngörülen hak düşürücü süreler ve affetme hükümleri saklı kalmak üzere, hâkim açısından boşanmaya karar verme yönünden oldukça güçlü bir sebep oluşturur. Zina fiili, evlilik ilişkisinin en temel unsurlarından olan sadakat ve güvenin ağır ihlali niteliğinde olduğundan, kusurun ağırlığı bakımından da en yüksek kategoride yer alır.
Özel Boşanma Sebebi – Genel Boşanma Sebebi Ayrımı
Zina, kanunda sayılan diğer özel boşanma sebepleri (hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı) ile birlikte değerlendirilir. Bu sebepler, belirli ve somut vakıalara dayanır; gerçekleşip gerçekleşmediği nispeten daha dar bir çerçevede incelenir. Buna karşılık TMK m.166’da düzenlenen “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebi, çok daha geniş bir alanı kapsayan genel boşanma sebebidir.
Uygulamada kimi durumlarda aldatma iddiasının hukuken zina sınırlarına ulaşıp ulaşmadığı tartışmalı olabilir. Cinsel birliktelik bakımından tam ispat mümkün değilse, ama eşin sadakat yükümlülüğünü açıkça zedeleyen davranışları mevcutsa, çoğu zaman TMK m.166/1’e dayalı olarak “ağır kusur” değerlendirmesi yapılır. Buna karşın, cinsel ilişkinin gerçekleştiğine dair güçlü karineler varsa ve TMK m.161’deki şartlar sağlanıyorsa, dava “zina sebebiyle boşanma” olarak ikame edilir. Bu ayrım, yalnızca hukuki nitelendirme bakımından değil, süre, affetme ve ispat standardı bakımından da önem taşır.
Zina Fiilinin Unsurları ve Kusur Bağlantısı
Zina fiilinden söz edilebilmesi için, öncelikle taraflar arasında geçerli bir evlilik bağının bulunması gerekir. Nişanlılık veya fiilî birliktelik döneminde yaşanan sadakat ihlalleri, TMK m.161 kapsamında zina olarak nitelendirilemez; bunların hukuki sonuçları farklı bir değerlendirme alanına girer. Evlilik ilişkisi devam ettiği sürece eşlerden her biri, TMK m.185 uyarınca sadakat yükümlülüğü altındadır. Zina fiili, bu yükümlülüğün ağır şekilde ihlal edilmesi anlamına gelir.
İkinci unsur, evli kişinin eşi dışındaki bir kişiyle cinsel içerikli bir birliktelik içine girmesidir. Burada cinsel ilişkinin biçimi, süresi veya tekil/tekrar eden bir nitelik taşıması, fiilin hukuki varlığını ortadan kaldırmaz; ancak kusurun derecesi ve tazminatın miktarlandırılması bakımından önem taşıyabilir. Hukuken önemli olan, cinsel sadakat yükümlülüğünün ihlalidir. Eylemin tarafların rızası dışında cebir veya tehditle gerçekleşmesi hâlinde ise, aldatma yönünden kusur değerlendirmesi farklı bir zeminde yapılır.
Üçüncü unsur, zinaya konu eylemin bilerek ve isteyerek gerçekleştirilmiş olmasıdır. Eşin evli olduğunu bilmeyen üçüncü kişinin hukuki durumu ile evli olduğunu bilerek bu fiile katılan üçüncü kişinin durumu farklı değerlendirilse de, boşanma davası bakımından önem taşıyan nokta evli eşin kastıdır. Evli eşin, evlilik dışı kişiyle cinsel birliktelik kurduğunu bilebilecek ve idrak edebilecek durumda olması, fiilin kusurlu bir eylem olarak nitelendirilmesi için yeterlidir.
Zina Fiilinin Kusur Rejimi Bakımından Etkisi
Zina fiili, boşanma davasında kusurun ağırlığı bakımından en üst düzeyde değerlendirilen eylemlerdendir. Sadakat yükümlülüğünün ağır ihlali niteliğinde olan aldatma, çoğu durumda aldatılan eşin kişilik haklarına ağır bir saldırı oluşturur. Bu nedenle, TMK m.174 uyarınca manevi tazminat talebinde bulunulması, zina vakıalarında oldukça sık rastlanan bir durumdur. Zina sebebiyle boşanma talebinde bulunan eşin, dava konusu olaylarda tamamen kusursuz olması şart olmamakla birlikte, en azından karşı tarafa göre daha az kusurlu olması gerekir. Zira Türk hukuk sisteminde kusuru daha ağır olan eşin, diğer eşten boşanma talep etmesi kural olarak mümkün değildir.
Zina eylemi tek başına da ağır kusur sayılmakla birlikte, çoğu kez fiziksel şiddet, psikolojik baskı, ekonomik şiddet veya evlilik birliğindeki diğer yükümlülük ihlalleriyle birlikte ortaya çıkar. Böyle bir durumda aldatma, mevcut kusur tablosunu daha da ağırlaştırır ve hâkimin tazminat, nafaka, velayet ve mal rejimi tasfiyesine ilişkin takdirini etkiler. Bu nedenle zina, yalnızca evlilik birliğinin sona erme sebebi olarak değil, boşanmanın tüm fer’î sonuçlarını derinden etkileyen bir hukuki olgu olarak değerlendirilmelidir.
Sadakat Yükümlülüğü ve Zinanın Evlilik Birliği Üzerindeki Etkisi
Sadakat yükümlülüğü, eşlerin birbirlerine karşı üstlendikleri en temel ve vazgeçilmez ödevlerden biridir. Bu yükümlülük, yalnızca fiziksel anlamda cinsel sadakati değil, eşin evlilik dışı ilişkilerle aile birliğinin güven temelini zedelememesini de içerir. Zina fiili, çoğu durumda evlilik birliğine duyulan güvenin geri dönülemez biçimde zarar görmesine yol açar. Aldatılan eş bakımından yaşanan duygusal yıkım, kişinin sosyal çevresinde ve aile ilişkilerinde ciddi sonuçlar doğurabilir.
Bu çerçevede zina, evlilik birliğinin olağan akış içinde çözülemeyecek ölçüde sarsılmasına yol açan, güven ve sadakat temelini ortadan kaldıran bir davranış olarak karşımıza çıkar. Hâkim, zina sebebiyle açılan boşanma davasında delilleri değerlendirirken yalnızca fiilin gerçekleşip gerçekleşmediğini değil, aynı zamanda bu fiilin evlilik birliği üzerindeki etkisini, taraflar arasındaki güven ilişkisinin ne ölçüde zedelendiğini ve evliliğin sürdürülmesinin diğer eşten beklenip beklenemeyeceğini de dikkate almak zorundadır.
Zina Nedeniyle Boşanma Davasında Süre Şartları, Affetme ve Hak Düşürücü Nitelikler
Zina (aldatma) fiili, TMK m.161’de özel boşanma sebebi olarak düzenlendiğinden, kanun koyucu bu sebebe dayanarak boşanma davası açılmasını birtakım süre ve şekil şartlarına bağlamıştır. Bu şartlar, davanın hangi zaman diliminde açılabileceğini, evlilik birliğindeki sadakat ihlalinin ne ölçüde affedilebilir olup olmadığını ve eşlerin dava açma iradelerinin hangi koşullar altında sona erdiğini belirleyen temel usulî çerçeveyi oluşturur. Zina nedeniyle dava açma hakkının hak düşürücü sürelerle sınırlandırılması, evlilik kurumunun hukuki istikrarını korumak ve eşler arasındaki belirsizliği ortadan kaldırmak amacıyla konulmuş bir düzenlemedir.
TMK m.161/2 gereğince aldatmaya maruz kalan eş, zina fiilini öğrendiği tarihten itibaren altı ay içinde ve her hâlde zina fiilinin üzerinden beş yıl geçmeden dava açmak zorundadır. Altı aylık süre, nispi nitelikte bir hak düşürücü süredir; öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. Buna karşılık beş yıllık süre mutlak niteliktedir ve fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Bu sürelerin dolması hâlinde, artık zina sebebine dayanılarak boşanma talep edilmesi hukuken mümkün değildir. Mahkeme, bu sürelerin geçtiğini re’sen dikkate almak zorundadır.
Zina Fiilinin Öğrenilme Anının Belirlenmesi
Uygulamada en çok tartışma konusu olan hususlardan biri, zina fiilinin “öğrenilme anının” ne zaman gerçekleştiğidir. Zira aldatma çoğu zaman gizli yürütülen bir fiil olup eşlerin olayı tam ve kesin olarak öğrendiği momentin belirlenmesi zordur. Yargıtay, zina fiilini öğrenmenin, eşin aldatıldığını kesin ve şüpheye yer vermeyecek biçimde bilmesi ile mümkün olduğunu kabul etmektedir. Basit şüphe veya sezgi, süreyi başlatmaz. Fiilin öğrenildiğinin kabulü için, aldatma olgusunun güvenilir ve objektif kaynaklara dayalı olarak sabit olması gerekir.
Nitekim mahkeme kararlarında, otel kayıtlarının ele geçirilmesi, tarafların mesajlaşma dökümlerinin görülmesi, fotoğraf veya kamera görüntülerinin incelenmesi gibi somut delillerin öğrenmeye vücut verdiği kabul edilmektedir. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler, üçüncü kişilerin aktardığı bilgiler veya eşin davranışlarındaki değişiklikler, tek başına öğrenme için yeterli sayılmayabilir; ancak güçlü karine oluşturuyorsa değerlendirmeye alınır. Dolayısıyla öğrenme anının belirlenmesinde somut olayın özellikleri ile tarafların bilgiye erişme imkânları önem taşır.
Altı Aylık Hak Düşürücü Süre
Altı aylık nispi hak düşürücü süre, aldatma fiilinin öğrenildiği andan itibaren başlar. Bu süre içerisinde dava açılmaması hâlinde eş, zina sebebine dayanma hakkını kaybeder. Sürenin hak düşürücü nitelikte olması, tarafların dava hakkını ortadan kaldırdığı gibi hâkimin süreyi re’sen dikkate alacağını da ifade eder. Taraflar süre geçtikten sonra zina sebebine dayanmayı kabul etseler dahi, bu husus davayı hukuken geçerli kılmaz.
Burada özellikle belirtmek gerekir ki, iki eş arasında aldatmanın ardından bir süre birlikte yaşanmaya devam edilmesi, aldatılan eşin davranışlarıyla olayın kabullenildiği bir duruma dönüşebilir. Bu gibi hâllerde süre işlemeye başlamış veya af niteliğinde değerlendirilmiş olabilir. Ancak birlikte yaşama olgusunun tek başına affetme anlamına gelmediği yönünde Yargıtay içtihatları da mevcuttur. Affetme değerlendirmesi, somut olayın tamamı çerçevesinde yapılmalıdır.
Beş Yıllık Mutlak Hak Düşürücü Süre
TMK m.161 uyarınca beş yıllık mutlak hak düşürücü süre, zina fiilinin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Fiilin öğrenilip öğrenilmediği bu süre bakımından önemli değildir. Bu süre dolduğunda, zina sebebine dayanarak boşanma davası açılması kesin olarak engellenir. Kanun koyucunun bu süreyi öngörmesinin temel amacı, evlilik hayatında belirsizliklerin sürmesine engel olmak ve geçmişte yaşanmış bir olgunun süresiz olarak dava konusu edilmesini önlemektir.
Zina fiilinin tekrarlaması hâlinde ise yeni her fiil, kendi içinde yeniden bir beş yıllık süre başlatır. Dolayısıyla birden çok aldatma vakasının bulunduğu durumlarda her fiilin süresi ayrı değerlendirilir.
Affetme ve Affın Hukuki Sonuçları
Aldatılan eşin zina fiilini affetmesi hâlinde, artık bu sebebe dayanarak dava açma hakkı ortadan kalkar. Affetme açık olabileceği gibi davranışlarla örtülü biçimde de gerçekleşebilir. Zina fiilinin ardından eşlerin evlilik ilişkisini olağan biçimde sürdürmeleri, birlikte yaşamaya devam etmeleri, fiilin yüzleşme ortamında kabullenilmesi ve eşlerin evlilik birliğini devam ettirme iradesini göstermesi hâllerinde örtülü affın varlığı kabul edilebilir.
Ancak affetme konusunda Yargıtay’ın yaklaşımı titizdir. Affetme, her durumda evlilik birliğini kurtarma iradesiyle ve bilerek yapılmış olmalıdır. Aldatılan eş, fiilin tüm boyutlarını bilmeden veya baskı altında kalarak affetme yönünde davranış sergilemişse bu davranış affetme olarak değerlendirilmez. Ayrıca affetmenin geçerli olabilmesi için fiilin kendisi hakkında bilgi sahibi olunması şarttır. Aldatmanın kapsamı veya zamanı belirsizse, affetme değerlendirmesi yapılamaz.
Sürenin Mahkemece Re’sen Dikkate Alınması
Zina sebebiyle boşanma davası açıldığında, mahkemenin öncelikle hak düşürücü sürelerin geçip geçmediğini incelemesi gerekir. Sürelerin dolmuş olması hâlinde mahkeme davayı esastan inceleyemez ve usulden reddetmek zorundadır. Tarafların süreye ilişkin itirazda bulunmasına gerek yoktur. Bu husus kamu düzenine ilişkin olduğundan, hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınması zorunludur.
Ayrıca zina sebebiyle dava açma hakkı düşmüş olsa dahi, aldatma fiilinin kendisi evlilik birliğinin temelinden sarsılması kapsamında genel boşanma sebebi olarak ileri sürülebilir. Bu durumda dava TMK m.166/1’e dayalı olarak görülür; ancak özel boşanma sebebine ilişkin hükümler uygulanmaz.
Aldatma Fiilinin İspatı: Delil Türleri, Yargıtay Kriterleri ve İspat Yükü
Zina iddiası, gerek hukuki sonuçları gerek tarafların kişilik haklarına etkisi bakımından son derece ağır ve ciddi bir iddia olduğundan, bu fiilin ispatı boşanma yargılamasının en kritik aşamasını oluşturur. Türk medeni yargılama sisteminde zina, ceza hukukundaki kesin ispat standardına bağlı değildir; zira boşanma davasında ispat yükü HMK hükümlerine tabidir ve hâkimin vicdani kanaati belirleyicidir. Bununla birlikte Yargıtay, zina iddiasının sadece şüpheye dayanamayacağını, fakat “kesin delil” zorunluluğunun da bulunmadığını; güçlü, tutarlı ve hayatın olağan akışına uygun karinelerle ispatın mümkün olduğunu kabul etmektedir.
Aldatma fiilinin mahkeme nezdindeki değerlendirilmesinde, delillerin hukuka uygunluğu, elde ediliş biçimi, tarafların özel hayatına müdahale niteliği, üçüncü kişilere ilişkin bilgilerin korunması ve kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesi gibi hususlar birlikte ele alınır. Özellikle son yıllarda dijital iletişim araçlarının yaygınlaşması, delil elde etme ve sunma sürecinde teknik nitelikli verilerin önemini artırmıştır.
Zina İddiasında İspat Yükü
Zina iddiasını ileri süren eş, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ancak ispat yükünün ağırlığı, davalı eşin savunmaları, fiilin gizli işlenmiş olması ve delillere erişimin güçlüğü gibi unsurlarla birlikte değerlendirilir. Nitekim Yargıtay, aldatma fiilinin genellikle gizli şekilde işlendiğini gözeterek, davacı eşe ağırlaştırılmış bir ispat yükü yüklenemeyeceğini; fakat iddianın da sırf varsayımlara dayalı olamayacağını vurgulamaktadır.
Bu nedenle ispat yükü, davacının iddiasını hayatın olağan akışı içinde makul ölçüde destekleyen, güçlü ve tutarlı karineler sunabilmesi ölçüsünde yerine getirilmiş sayılabilir. İspat standardı, “şüpheden uzak kesinlik” değil; “hâkimde vicdani kanaat uyandıracak derecede güçlü kanaat”tir.
Delil Türleri ve Uygulamada Kabul Edilebilirlik Kriterleri
Zina iddiasına ilişkin deliller, çok çeşitli niteliklerde olabilir. Uygulamada en sık karşılaşılan delil türleri şunlardır:
- Otel kayıtları: Aynı odada veya aynı tarihlerde birlikte kalınmış olması güçlü bir karinedir.
- Kamera görüntüleri: Otele giriş-çıkış kayıtları, ortak bir mekâna birlikte girilmesi, uzun süre birlikte bulunulması.
- HTS ve baz istasyonu kayıtları: Aynı konumlarda uzun süre bulunulması, yoğun iletişim trafiği.
- Mesajlaşma içerikleri: WhatsApp, SMS, sosyal medya yazışmaları; hukuka uygun elde edilmesi şartıyla.
- Tanık beyanları: Tarafların birlikte görüldüğü, yakın ilişki içinde oldukları yönündeki gözlemler.
- Fotoğraf ve video kayıtları: Fiziksel yakınlık veya mahremiyet içeren görüntüler.
- Dijital izler: Sosyal medya paylaşımları, konum geçmişleri, ortak etkinlik kayıtları.
Bununla birlikte delillerin elde edilme şekli hukuka aykırı ise, örneğin eşin özel mesajlarının rıza dışı ele geçirilmesi, kilidi kırılmış bir telefonun incelenmesi, gizli kamera kullanımı veya üçüncü kişilerin kişisel verilerinin hukuka aykırı işlenmesi hâllerinde deliller mahkemece dikkate alınmayabilir. HMK m.189/2 gereğince hukuka aykırı yollarla elde edilen deliller kural olarak değerlendirilemez.
Yargıtay’ın Zina İspatına İlişkin Kriterleri
Yargıtay, zina eyleminin ispatında şu kriterlerin belirleyici olduğunu kabul etmektedir:
- Tarafların yalnız kalabilecekleri bir ortamda ve makul bir süre birlikte bulunmaları,
- Eşlerden birinin aynı kişiyle sık ve yoğun iletişim hâlinde olması,
- Evlilik dışı kişinin konutuna geç saatlerde girilmesi veya çıkılması,
- Mahremiyet içeren fotoğraf ve videoların varlığı,
- Mesaj içeriklerinde duygusal ve cinsel yakınlık göstergeleri,
- Otel ve konaklama kayıtları ile desteklenen ortak zaman çizelgesi.
Bu kriterler ışığında Yargıtay, “fiilin cinsel ilişkiyle sonuçlandığını gösteren tam ispat aranmaz; ancak hayatın olağan akışı içinde bu sonuca götüren güçlü karineler yeterlidir” ilkesini uygulamaktadır. Bu yaklaşım, özellikle gizli yürütülen aldatma ilişkilerinde delil bulmanın zorluğu dikkate alınarak geliştirilmiştir.
Dijital Delillerin Artan Önemi
Günümüzde iletişimin büyük bölümünün dijital ortamda gerçekleşmesi, zina iddialarında dijital delillerin belirleyici hâle gelmesini sağlamıştır. WhatsApp yazışmaları, sosyal medya mesajlaşmaları, Instagram etkileşimleri, ortak konum bildirimleri ve cihazların konum geçmişleri, aldatma şüphesini güçlendiren önemli veri kaynaklarıdır.
Bununla birlikte dijital delillerin hukuki geçerliliği için, verilerin elde edilme şeklinin hukuka uygun olması, kişisel verilerin korunmasına ilişkin mevzuata aykırılık taşımaması ve delillerin manipüle edilmediğinin teknik olarak doğrulanabilir olması gerekir. Aksi takdirde hem delilin geçerliliği tartışmalı hâle gelir hem de delili sunan taraf bakımından hukuki sorumluluk doğabilir.
Tanık Beyanlarının Değerlendirilmesi
Tanık beyanları, aldatma vakalarının çoğu zaman gizli yaşanması nedeniyle tek başına bile önemli bir delil niteliği taşıyabilir. Ancak tanık anlatımlarının hayatın olağan akışına uygunluğu, çelişkiler içerip içermediği, tanığın olayı bilme imkânı ve gözlem yeteneği gibi kriterler mahkemece titizlikle değerlendirilir. Tanık beyanı, diğer delillerle desteklendiğinde ispat gücü artar.
HTS Kayıtları ve Teknik İncelemeler
HTS kayıtları, özellikle iki kişinin aynı zaman dilimlerinde aynı coğrafi bölgelerde bulunup bulunmadığını gösteren önemli teknik delillerdir. Aynı baz istasyonunda uzun süreli ortak sinyal tespiti, taraflardan birinin sık aralıklarla aynı adreste bulunması gibi teknik bulgular, zina iddiasını destekleyebilir. Ancak HTS kayıtları tek başına cinsel ilişkiyi ispatlamaz; yalnızca karineleri güçlendirir.
Bu nedenle HTS verileri, otel kayıtları, kamera görüntüleri veya mesajlaşma içerikleriyle birlikte değerlendirildiğinde ispat bütünlüğü sağlar.
Gizli İlişki, Duygusal Aldatma ve Fiziksel Aldatma Ayrımı
Zina (aldatma) kavramı Türk Medeni Kanunu’nda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiş olsa da, aldatmanın biçimleri pratikte çok daha geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Hukuki açıdan aldatmanın yalnızca fiziksel cinsel ilişkiyle sınırlı olmadığı, ancak TMK m.161 kapsamında “zina” sebebiyle boşanma davası açılabilmesi için fiilin cinsel boyutunun varlığı gerektiği kabul edilir. Buna karşılık, cinsel birliktelik içermeyen fakat evlilik birliğinin güven temelini ağır biçimde sarsan duygusal yakınlaşmalar ve gizli ilişkiler, özel boşanma sebebi oluşturmasa da TMK m.166/1 kapsamında genel boşanma sebebi olarak değerlendirilir. Bu ayrım, hem davanın niteliği hem de tazminat taleplerinin kapsamı açısından büyük önem taşır.
Gizli İlişki Olgusu ve Hukuki Değeri
Gizli ilişki, eşlerden birinin evlilik dışında bir kişiyle duygusal veya romantik yakınlık kurması; mesajlaşma, görüşme veya gizli buluşmalar yoluyla evlilik dışı bir bağ oluşturması hâllerini kapsar. Bu tür ilişkilerde fiziksel yakınlık veya cinsel birliktelik her zaman mevcut olmayabilir. Ancak eşin, sadakat yükümlülüğünü zedeleyecek ölçüde bir gizlilik içerisinde davranması, özellikle karşı cinsle normal arkadaşlık sınırlarını aşan bir yakınlık kurması ve bunu eşinden saklaması, Yargıtay tarafından “sadakat yükümlülüğünün ihlali” olarak kabul edilmektedir.
Gizli ilişki, TMK m.161 kapsamında zina olarak nitelendirilmese de, evlilik birliğini temelinden sarsan ağır bir kusur olarak değerlendirilir. Yargıtay kararlarında, eşin sürekli olarak bir üçüncü kişiyle yoğun mesajlaşma içinde bulunması, gece saatlerinde görüşmeler yapması, sosyal medya üzerinden mahremiyet içeren iletişimler kurması veya sık sık aynı mekânda birlikte bulunması gibi davranışlar evlilik birliğini sarsan ağır kusur olarak kabul edilmiştir.
Duygusal Aldatma Kavramı
Duygusal aldatma, eşlerin birbirlerine karşı olan sadakat yükümlülüğünün fiziksel yakınlık olmaksızın ihlali anlamına gelir. Bu tür aldatmada eş, evlilik dışındaki bir kişiyle derin bir duygusal bağ kurmakta; bu bağ kimi zaman romantik içerik taşımakta, kimi zaman ise tarafların birbirine olan güvenini zedeleyen bir mahiyet arz etmektedir. Duygusal yakınlaşmalar çoğu zaman uzun süreli iletişim, samimi konuşmalar, özel bilgilerin paylaşılması veya eşten gizli yürütülen bir duygusal ilişki şeklinde ortaya çıkar.
Yargıtay, duygusal yakınlaşmaların, evlilik birliğini temelinden sarsacak boyuta ulaşması hâlinde boşanma için yeterli bir sebep teşkil edebileceğini kabul eder. Özellikle uzun süreli, yoğun ve karşılıklı ilgi içeren mesajlaşmalar, sosyal medya üzerinden romantik ifadeler, eşin haberi olmadan sürdürülen samimi iletişimler, duygusal aldatma kapsamında ağır kusur olarak değerlendirilir.
Bu kapsamda duygusal aldatmanın hukuki sonuçları zina kadar ağır olmasa da, boşanma davasında kusur belirlemesinde önemli rol oynar. Ayrıca duygusal aldatma, kişilik haklarına saldırı teşkil ediyorsa manevi tazminat talebine de konu olabilir.
Fiziksel Aldatma (Zina) ve Duygusal Aldatmadan Ayırt Edilmesi
Fiziksel aldatma, yani zina, eşlerden birinin evlilik dışı bir kişiyle cinsel birliktelik yaşamasıdır. Fiziksel aldatmanın varlığı hâlinde TMK m.161’de düzenlenen özel boşanma sebebi devreye girer ve bu fiil ağır kusur olarak değerlendirilir. Buna karşılık duygusal aldatma veya gizli ilişki hâllerinde, fiil TMK m.161 kapsamına girmediğinden dava genel boşanma sebebine (TMK m.166/1) dayandırılır.
Zina ile duygusal aldatma arasındaki ayrım, çoğu zaman delillerin niteliği ve fiilin kapsamıyla belirginleşir. Şöyle ki:
- Zina: Cinsel ilişkinin varlığını gösteren veya buna kuvvetle karine teşkil eden deliller bulunmalıdır.
- Duygusal Aldatma: Cinsel ilişkiyi gösteren veriler yoktur; ancak yakınlık, romantik ilgi, gizlilik ve sadakat ihlali söz konusudur.
- Gizli İlişki: Tarafların sık görüşmesi, yoğun iletişim, eşten gizlenen buluşmalar ve sadakatsizliğe işaret eden davranışlar mevcuttur.
Bu nedenle, aynı olgunun hukuki nitelendirilmesi, mevcut delillerin mahiyetine göre değişebilir. Örneğin otel kayıtları, mahrem görüntüler veya açık cinsel içerikli mesajlaşmalar, fiziksel aldatma ihtimalini artırırken; romantik mesajlar, uzun süreli yakınlaşmalar ve eşten saklanan iletişimler duygusal aldatma kapsamında değerlendirilir.
Yargıtay’ın Duygusal Aldatma Değerlendirmesi
Yargıtay, duygusal aldatma iddialarını değerlendirirken, eşlerin davranışlarının evlilik birliğini ne ölçüde sarstığını, sadakat yükümlülüğünü zedeleyip zedelemediğini ve kişilik haklarına bir saldırı oluşturup oluşturmadığını dikkate almaktadır. Yargıtay’ın genel yaklaşımı şöyledir:
- Yoğun ve sürekli mesajlaşma,
- Gece saatlerinde yapılan uzun görüşmeler,
- Eşten gizli sürdürülen iletişim,
- Romantik veya flört içerikli hitaplar,
- Tarafların bir ilişki görünümü veren davranışlar içinde olması,
evlilik birliğini temelinden sarsıcı nitelikte ağır kusur olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte duygusal aldatma tek başına TMK m.161 anlamında zina oluşturmaz; ancak boşanmanın fer’î talepleri (manevi tazminat, nafaka, velayet) bakımından önemli etkiler doğurabilir.
Aldatma Türlerinin Tazminat ve Kusur Değerlendirmesine Etkisi
Fiziksel aldatma, her durumda ağır kusur kabul edilir ve aldatılan eş lehine manevi tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde dikkate alınır. Duygusal aldatma ise olayın kapsamına, tarafların davranışlarına ve sadakat ihlalinin derecesine göre ağır kusur niteliği kazanabilir. Bu durumda eşin kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyorsa manevi tazminata hükmedilebilir.
Gizli ilişki ve duygusal aldatma hâllerinde aldatma fiili, evlilik birliğini ciddi şekilde sarsmış ve taraflar arasında güven duygusunu ortadan kaldırmışsa, kusur belirlemesi aynı şekilde ağır olabilir. Ancak tazminatın miktarı belirlenirken evlilik süresi, fiilin ağırlığı, tarafların sosyal durumları ve somut olayın özellikleri birlikte değerlendirilir.
Zina Fiilinin Aile Birliğine Etkisi ve Kusur Yoğunluğu
Zina, Türk aile hukukunda sadakat yükümlülüğünün en ağır ihlallerinden biri olarak kabul edilmekte; evlilik birliğinin temelinde yer alan güven, bağlılık ve sadakat ilkelerini doğrudan zedeleyen bir davranış olarak değerlendirilmektedir. TMK m.185 kapsamında eşler birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğü altındadır ve bu yükümlülük yalnızca fiziksel sadakati değil; duygusal bağlılığı, dürüstlük ve güven ilişkisini de kapsamaktadır. Bu nedenle aldatma fiili, yalnızca özel boşanma sebebi olarak değil, aynı zamanda boşanmanın tüm fer’î sonuçlarını belirleyen temel kusur olgusu olarak ortaya çıkar.
Zina eyleminin varlığı hâlinde, kusurun ağırlığı bakımından neredeyse hiçbir istisna bulunmamaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre aldatma, evlilik birliğini temelinden sarsan en ağır davranışlardan biridir ve çoğu durumda aldatılan eşin kişilik haklarına açık bir saldırı niteliği taşıdığı kabul edilir. Bu nedenle aldatma, hem boşanmanın esasına hem de maddi–manevi tazminat, nafaka ve velayet gibi fer’î taleplere doğrudan etki eder.
Zina Eyleminin Evlilik Birliği Üzerindeki Yıkıcı Etkisi
Evlilik birliği, karşılıklı güven, sadakat ve dayanışma ilkeleri üzerine kuruludur. Aldatma fiili bu temellerden özellikle güven unsurunu geri dönülmez biçimde zedeleyebilir. Aldatılan eşin yaşadığı duygusal yıkım, ruhsal çöküntü, sosyal çevrede itibar kaybı ve evlilik ilişkisine yönelik tüm güvenin sarsılması, çoğunlukla evlilik birliğinin artık sürdürülemez hâle gelmesine yol açar.
Zinanın evlilik birliği üzerindeki etkileri genellikle şu şekilde ortaya çıkar:
- Güvenin tamamen yok olması: Aldatılan eşin evliliğe bağlılığı ve ortak hayata güveni ciddi şekilde zarar görür.
- Duygusal travma: Öfke, değersizlik hissi, özgüven kaybı, depresyon gibi psikolojik etkiler ortaya çıkabilir.
- Aile yapısının dağılması: Özellikle çocuklu ailelerde aldatma, ebeveynlik ilişkilerini de olumsuz etkileyebilir.
- Evlilik içi iletişimin çökmesi: Taraflar arasındaki diyalog bozulur, iletişim kesilebilir.
Bütün bu nedenlerle zina fiili, yalnızca bir davranış bozukluğu değil, evlilik birliğini temelinden sarsan ağır bir kusur olarak değerlendirilir.
Kusur Yoğunluğunun Zina Açısından Değerlendirilmesi
Aldatma fiili tek başına “ağır kusur” sayılmakla birlikte, bu kusurun yoğunluğu somut olayın koşullarına göre daha da artabilir. Yargıtay, zina fiilinin bazı durumlarda özellikle ağırlaştırıcı etkiler doğurabileceğini kabul etmektedir. Örneğin:
- Aldatma ilişkisinin uzun süre devam etmesi,
- Tarafların ortak konutunda veya eşin görebileceği şekilde sadakatsiz davranışların sergilenmesi,
- Aldatma fiilinin çocukların görebileceği, fark edebileceği şekilde gerçekleşmesi,
- Eşin bu ilişkiyi inkâr ederek diğer eşe karşı yalan söylemeye uzun süre devam etmesi,
- Aldatma fiili ile birlikte fiziksel veya psikolojik şiddetin de varlığı,
zina fiilinin kusur yoğunluğunu artıran unsurlar olarak kabul edilmektedir.
Böyle durumlarda mahkeme, zinayı yalnızca boşanma sebebi olarak değil; aynı zamanda fer’î talepler açısından da daha ağır sonuç bağlanan bir kusur olarak değerlendirebilir. Özellikle manevi tazminat miktarının belirlenmesinde, zina fiilinin süresi, yoğunluğu, gizlilik derecesi ve aldatılan eş üzerinde yarattığı psikolojik etkiler dikkate alınır.
Zina ve Evlilik Birliğinin Sarsılması İlişkisinin Ayrımı
Zina fiilinin varlığı hâlinde TMK m.161 devreye girer ve özel boşanma sebebi söz konusudur. Ancak bazı hâllerde, deliller cinsel ilişkinin varlığını kesin şekilde ortaya koymaya yetmeyebilir; bu durumda zina sebebiyle boşanma kararı verilemez fakat aldatmaya ilişkin davranışlar yine de TMK m.166/1 kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılması olarak değerlendirilebilir.
Yargıtay uygulamasına göre, zina iddiası ispatlanamasa bile:
- eşin uygunsuz saatlerde eve gelmesi,
- üçüncü kişilerle şüpheli ve gizli görüşmeler yapması,
- yoğun romantik mesajlaşmalar,
- evlilik dışı kişilerle samimi sosyal medya etkileşimleri,
evlilik birliğini temelinden sarsıcı nitelikte ağır kusur sayılabilir.
Dolayısıyla zina eylemi ispatlanmadığında dahi, sadakat yükümlülüğünü ihlal eden davranışlar ve duygusal aldatma olguları boşanma sebebi teşkil edebilir. Bu yönüyle zina fiilinin varlığı, genel boşanma sebebinin varlığını değerlendirmede güçlü bir unsur oluşturmaktadır.
Sadakat Yükümlülüğünün İhlali ve Kişilik Haklarına Saldırı
Zina fiili yalnızca evlilik birliğini sarsan bir kusur değildir; aynı zamanda kişilik haklarına ağır bir saldırı niteliği taşır. Aldatılan eşin toplum içindeki itibarı, psikolojik durumu ve sosyal ilişkileri bu fiil nedeniyle zarar görebilir. Bu nedenle TMK m.174 uyarınca manevi tazminat taleplerinde zina, en güçlü hukuki dayanaklardan birini oluşturur.
Kusurun kişilik haklarına saldırı teşkil edecek ölçüde ağır olması hâlinde mahkemenin manevi tazminat miktarını artırabileceği kabul edilmektedir. Özellikle uzun süreli ilişkilerde, eşin toplum önünde küçük düşürülmesi, aldatmanın üçüncü kişiler tarafından bilinmesi veya eşin boşanma davası sırasında dahi ilişkiyi sürdürmesi hâllerinde manevi tazminat miktarı belirgin biçimde artmaktadır.
Zina Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat Talepleri (TMK m.174)
Zina (aldatma) fiili, boşanma hukukunda kusurun en ağır şekillerinden biri olarak kabul edildiğinden, TMK m.174 kapsamında hem maddi hem de manevi tazminat talebine doğrudan etki eden temel vakıalardan biridir. Sadakat yükümlülüğünün kasten ve ağır şekilde ihlali niteliğinde olan zina eylemi, aldatılan eşte yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda derin bir duygusal ve psikolojik çöküntüye yol açabilir. Bu nedenle tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde zina olgusu, Yargıtay içtihatlarında en güçlü hukuki dayanaklardan biri olarak öne çıkmaktadır.
TMK m.174 çerçevesinde tazminat, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan veya boşanma nedeniyle ekonomik açıdan mağduriyete düşen eşe, kusurlu olan diğer eş tarafından ödenir. Zina vakalarında, kusurun ağırlığı nedeniyle çoğunlukla tazminata hükmedilmesi yönünde güçlü bir yargı eğilimi bulunmaktadır.
Manevi Tazminatın Şartları ve Zina ile İlişkisi
Manevi tazminat, aldatılan eşin kişilik haklarının ağır biçimde zedelenmesi hâlinde hükmedilen bir telafi aracıdır. Aldatma fiili, özel hayatın gizliliği, sadakat ve güven ilkeleri ile kişilik değerlerini doğrudan ihlal ettiği için manevi tazminat açısından en güçlü gerekçelerden birini oluşturur.
Manevi tazminatın şartlarının oluşabilmesi için:
- Boşanmanın gerçekleşmiş olması,
- Davalı eşin kusurlu davranışı,
- Bu davranış nedeniyle davacı eşin kişilik haklarının zedelenmiş olması gerekir.
Zina fiili, kişilik haklarına saldırı teşkil eden açık bir davranış olduğundan, Yargıtay çoğu kararında aldatılan eş lehine manevi tazminat verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Zinanın duygusal yıkımı, toplum içindeki itibara zarar vermesi, eşin psikolojik bütünlüğünü bozması gibi unsurlar, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınan önemli kriterlerdir.
Manevi Tazminatın Miktarının Belirlenmesi
Manevi tazminat miktarı belirlenirken hâkim, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, evliliğin süresini, aldatma fiilinin niteliğini, yaygınlığını, gizlilik derecesini ve davacı eş üzerinde oluşturduğu psikolojik etkiyi göz önünde bulundurur. Özellikle:
- Uzun süreli ve düzenli devam eden ilişkiler,
- Aldatma fiilinin başkaları tarafından bilinir hâle gelmesi,
- Aldatan eşin dava sürecinde dahi ilişkiyi sürdürmesi,
- Aldatma ile birlikte fiziksel veya psikolojik şiddetin görülmesi,
manevi tazminat miktarının artmasına neden olmaktadır.
Buna karşılık, evliliğin çok kısa sürmüş olması veya eşlerin ekonomik durumlarının tazminat miktarını sınırlaması gibi hâller, hâkimin takdir yetkisi çerçevesinde farklı sonuçlar doğurabilir.
Maddi Tazminatın Koşulları
Maddi tazminat, TMK m.174/1 kapsamında düzenlenmiş olup, boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatleri zedelenen eşin talep edebileceği bir tazminattır. Maddi tazminatın verilebilmesi için:
- Boşanmaya sebep olan olaylarda davalı eşin kusurlu olması,
- Davacı eşin kusurunun daha hafif veya kusursuz olması,
- Boşanma nedeniyle davacının ekonomik açıdan zarara uğraması gerekir.
Zina fiili, ekonomik güvenin ve aile düzeninin ciddi biçimde bozulmasına yol açabileceğinden, çoğu zaman maddi tazminat taleplerinde kusurun ağırlığı yönünden belirleyici bir faktördür.
Maddi Tazminatın Miktarının Belirlenmesinde Zinanın Rolü
Maddi tazminat miktarı belirlenirken hâkim, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını, evliliğin süresini, aldatma fiilinin evlilik birliği üzerindeki etkilerini ve boşanmanın yarattığı ekonomik sonuçları değerlendirir. Zina fiilinin mevcut veya beklenen menfaatleri ciddi biçimde zedelediği hâllerde, maddi tazminatın miktarı da buna göre daha yüksek belirlenebilir.
Örneğin, eşin aldatma fiiliyle birlikte evlilik birliğinin ekonomik yapısını ihlal eden davranışlar (tasarrufların üçüncü kişilere aktarılması, ortak malların kötü yönetimi vb.) mevcutsa, tazminat miktarının artırılması mümkündür.
Zina Yapan Eşin Tazminat Talep Edip Edemeyeceği
Türk Medeni Kanunu’na göre, boşanma davasında daha ağır kusurlu olan eş, diğer eşten tazminat talep edemez. Bu nedenle zina yapan eşin, TMK m.174 uyarınca maddi veya manevi tazminat talep etmesi kural olarak mümkün değildir. Zina fiili, ağır kusur olarak değerlendirilmekte ve tazminat talebine ilişkin hakkı ortadan kaldırmaktadır.
Bununla birlikte, bazı istisnai durumlarda aldatma fiilinin özelliklerine göre kusur oranı yeniden değerlendirilerek farklı bir sonuç çıkabilir. Ancak zina eyleminin tespit edildiği somut olaylarda, kusurun ağır oluşu sebebiyle zina yapan eşin tazminat talebinin kabul edilmesi uygulamada oldukça istisnai ve nadirdir.
Zinanın Nafaka Taleplerine Dolaylı Etkisi
Yoksulluk nafakasında kusur belirleyici bir unsurdur. Zina yapan eş, boşanmanın gerçekleşmesi hâlinde yoksulluk nafakası talep edemez; zira TMK m.175 uyarınca nafaka talep eden eşin boşanmaya sebep olan olaylarda ağır kusurlu olmaması gerekir. Bu nedenle, zina vakalarında nafaka hakkı çoğu kez ortadan kalkmakta veya nafaka talebi reddedilmektedir.
İştirak nafakası ise çocuğun bakım, eğitim ve gelişimine yönelik olduğundan, zina fiilinin iştirak nafakası üzerinde doğrudan bir etkisi yoktur. Ancak velayet açısından, aldatma fiilinin çocuğun üstün yararını zedeleyen bir boyutu varsa velayet düzenlemesi bakımından dolaylı bir etki ortaya çıkabilir.
Zina Nedeniyle Nafaka, Velayet ve Mal Rejimleri Üzerindeki Dolaylı Etkiler
Zina (aldatma) fiili, boşanma kararının hukuki sonuçlarını yalnızca tazminat bakımından değil; nafaka, velayet ve mal rejimi tasfiyesi gibi fer’î unsurlar bakımından da yakından etkileyen önemli bir vakıadır. TMK, zina eylemini doğrudan bu sonuçlara bağlayan bir düzenleme içermese de, kusur ilkesi çerçevesinde hâkimin takdir yetkisi bu konularda belirleyici olmaktadır. Zina fiilinin evlilik birliğini temelinden sarsması, sadakat yükümlülüğünün ağır ihlali niteliği taşıması ve aile yapısında yarattığı olumsuz etkiler sebebiyle, boşanmanın fer’î sonuçlarının değerlendirilmesinde kusur yoğunluğunun etkisi açık şekilde görülmektedir.
Bu bölümde zina fiilinin nafaka, velayet ve mal rejimi hükümlerine nasıl etki ettiği; Yargıtay’ın bu konulara ilişkin yerleşik içtihadı çerçevesinde incelenmektedir.
Zinanın Yoksulluk Nafakasına Etkisi
TMK m.175 uyarınca yoksulluk nafakası talep edebilmek için nafaka talep eden eşin boşanmaya sebep olan olaylarda daha ağır kusurlu olmaması gerekir. Zina fiili ise kusurun en ağır biçimi olarak kabul edildiğinden, aldatma davranışı içinde bulunan eşin yoksulluk nafakası talep etmesi kural olarak mümkün değildir.
Yargıtay, zina yapan eşin ağır kusurlu olduğuna ve bu nedenle nafaka talep edemeyeceğine ilişkin çok sayıda içtihada sahiptir. Bu doğrultuda:
- Zina yapan eş yoksulluk nafakası alamaz.
- Kusur durumu nafaka talebinin reddi için tek başına yeterlidir.
- Nafaka talebi değerlendirilirken, boşanmaya yol açan olaylarla kusurun ağırlığı doğrudan incelenir.
Buna karşılık aldatılan eşin ağır kusuru bulunmuyorsa, ekonomik koşulları gerektirdiği ölçüde yoksulluk nafakası talep edebilir. Aldatma fiili, aldatılan eş lehine nafaka değerlendirmesinde ek bir olumluluk yaratmasa da, kusur bakımından avantaj oluşturur.
İştirak Nafakası Açısından Zina
İştirak nafakası, çocuğun bakım, eğitim, gelişim ve korunma giderlerine yöneliktir. Bu nedenle zina fiilinin iştirak nafakası üzerinde doğrudan bir etkisi yoktur. TMK m.182 gereği iştirak nafakasının belirlenmesinde çocuğun üstün yararı esastır; ebeveynlerin kusur durumunun belirleyici bir etkisi bulunmaz.
Ancak dolaylı olarak şu durumlar gözlemlenebilir:
- Zina yapan ebeveyn, velayeti alamadığı için iştirak nafakası ödeme yükümlüsü hâline gelebilir.
- Aldatma fiili ebeveynin ekonomik koşullarını etkiliyorsa nafaka miktarında değişiklik olabilir.
- Ebeveynin yaşam tarzı çocuğun üstün yararına aykırı görülüyorsa velayet düzenlemesi buna paralel olarak iştirak nafakasına etki edebilir.
Zinanın Velayet Üzerindeki Dolaylı Etkisi
TMK m.182 gereğince velayet düzenlemesinde çocuğun üstün yararı belirleyicidir. Zina fiili, kanunda velayetin doğrudan kaybedilmesine yol açan bir sebep olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenle zina tek başına velayetin alınması için yeterli değildir. Ancak aldatma fiilinin ebeveynin yaşam tarzı, kişilik özellikleri, aile ortamına sağladığı güven ve çocukla ilişkisi üzerindeki etkileri dolaylı biçimde önem taşıyabilir.
Uygulamada zina fiili:
- çocuğun bakımını aksatacak,
- aile ortamını olumsuz etkileyecek,
- çocuğun psikolojisini zedeleyecek,
- uygunsuz ortamda kalmasına neden olacak
şekilde bir sonuç doğuruyorsa, hâkim velayeti aldatılan eşe vermeyi tercih edebilir. Yargıtay’ın yaklaşımı, zina fiilinin velayeti tek başına belirlemeyip; ancak ebeveynin çocuğa yönelik sorumluluklarını ihmal etmesiyle birleştiğinde önemli bir kriter hâline geldiği yönündedir.
Özellikle aldatma fiilinin çocuğun gözleri önünde gerçekleştiği, ebeveynin çocukla ilgilenmek yerine evlilik dışı ilişkisine yoğunlaştığı veya çocuğun güvenli ortamdan uzaklaştığı durumlarda, zina dolaylı fakat güçlü bir değerlendirme faktörü oluşturur.
Mal Rejimi Tasfiyesinde Zinanın Yeri
Mal rejimi tasfiyesinde kusur ilkesi belirleyici değildir; mal rejimi, kanunen belirlenen esaslar çerçevesinde tasfiye edilir. TMK m.202 ve devamı maddeleri uyarınca edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanır ve bu rejimin tasfiyesinde temel ölçüt, edinilmiş malların tasfiyesinde eşlerin katkı oranları ile değer artış payı talepleridir.
Bu nedenle zina fiilinin mal rejimi tasfiyesine doğrudan bir etkisi bulunmaz. Ancak aldatma fiiliyle bağlantılı şu durumlar değerlendirmeye konu olabilir:
- Ortak malların zina ilişkisine harcanması (örneğin hediye, para transferi).
- Aile mallarının üçüncü kişilere amaç dışı devri.
- Evlilik birliği ekonomik yapısının aldatma sebebiyle zarara uğraması.
Bu gibi durumlarda, TMK m.229 kapsamında “eklenecek değerler” söz konusu olabilir veya TMK m.230 uyarınca olağan dışı mal kayıpları değerlendirilir. Yargıtay, zina nedeniyle yapılan harcamaların mal rejiminin tasfiyesinde borç olarak hesaba katılabileceğini kabul etmektedir.
Zina Fiilinin Ziynet Eşyaları, Katkı Payı ve Değer Artış Payı Taleplerine Etkisi
Zina fiili, ziynet eşyalarının iadesi (*ziynet alacağı*) bakımından doğrudan bir etkide bulunmasa da, aldatma fiiliyle birlikte eşin ziynetleri üçüncü kişilere devretmesi veya harcaması hâlinde ziynet alacağı talepleri gündeme gelebilir. Bu durumda kusurlu eş, ziynetlerin tasarrufundan sorumlu tutulur.
Katkı payı ve değer artış payı taleplerinde ise kusur doğrudan etkili değildir; önemli olan taşınmazın veya malvarlığının edinilmesindeki katkı oranıdır. Ancak zina fiiliyle ortak yaşamın sarsılması, malvarlığı kaybı veya eşin katkısının boşa çıkarılması gibi etkiler varsa, değerlendirme bu yönde değişebilir.
Sonuç Olarak
Zina fiili, nafaka ve tazminat taleplerinde doğrudan; velayet ve mal rejimi hükümlerinde ise dolaylı fakat etkili bir şekilde belirleyici rol oynayan bir olgudur. Kusurun ağırlığı, boşanmanın tüm fer’î sonuçlarının şekillenmesinde mahkemenin takdir yetkisini doğrudan etkiler.
Delil Stratejisi, Usulî İşlemler ve Zina Nedeniyle Boşanma Davasında Yargılama Süreci
Zina (aldatma) vakası, hem hukuki hem de fiili açıdan ispatı güç bir olgu olduğundan, boşanma davasının en kritik aşamalarından birini delil stratejisinin doğru kurulması oluşturur. Zina iddiasının çoğu zaman gizli yürütülen davranışlara dayanması, delillerin elde edilmesi, sunulması ve korunması süreçlerinde özel bir özen gerektirir. Bu nedenle davacının ispat hukuku ve usulî işlemleri bilinçli şekilde yönetmesi, davanın sonucunu doğrudan etkileyebilecek bir öneme sahiptir.
Bu bölümde zina nedeniyle açılacak boşanma davalarında delil toplama yöntemleri, delillerin mahkemeye sunulması, delil yasakları, teknik inceleme süreçleri, usulî talepler ve hâkimin vicdani kanaat oluşturma süreci akademik bir yaklaşımla ele alınmaktadır.
Delil Stratejisinin Önemi
Zina iddiasının başarıyla ileri sürülebilmesi için davanın başından itibaren tutarlı, sistemli ve hukuka uygun bir delil stratejisinin kurulması gerekir. Bu strateji şu unsurları içermelidir:
- Fiilin gerçekleşme zamanı, mekânı ve şeklinin doğru belirlenmesi,
- Hukuka uygun şekilde temin edilmiş delillerin sunulması,
- Gerekliyse teknik inceleme taleplerinde bulunulması (HTS, kamera kayıtları vb.),
- Somut olayı destekleyen tanıkların tespiti,
- Delillerin bütünsel olarak aynı vakıayı desteklemesi.
Delil stratejisinin temel amacı, hâkimde zina fiilinin gerçekleştiğine dair güçlü ve tutarlı bir kanaat oluşturmaktır. Bu nedenle delillerin çelişmemesi, kronolojik olarak uyumlu olması ve hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte bulunması gerekir.
Delillerin Hukuka Uygun Elde Edilmesi
HMK m.189/2 gereği hukuka aykırı yollarla elde edilen deliller, mahkeme tarafından dikkate alınamaz. Bu nedenle eşin telefonunun gizlice incelenmesi, şifrelerin hukuka aykırı şekilde ele geçirilmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal eden görüntü veya ses kayıtları kural olarak delil olarak kullanılamaz.
Hukuka uygun delil elde etme yöntemlerine örnek olarak:
- Otel kayıtlarının ihtiyati tedbir veya delil tespiti yoluyla talep edilmesi,
- HTS kayıtlarının mahkeme kararı ile ilgili operatörden istenmesi,
- Güvenlik kamera görüntülerinin resmi makamlar aracılığıyla temin edilmesi,
- Tanık beyanlarının usulüne uygun biçimde alınması,
- Tarafların sosyal medya paylaşımlarının açık kaynak yöntemiyle tespiti,
gösterilebilir.
Erken Delil Tespiti Talebi
Zina iddialarında delillerin zaman içinde kaybolma ihtimali oldukça yüksektir. Otel kayıtları silinebilir, kamera görüntüleri belirli sürelerde otomatik olarak yok olabilir, mesajlaşma içerikleri değiştirilebilir veya erişilebilirliğini yitirebilir. Bu nedenle HMK m.400 ve devamı maddeleri uyarınca erken delil tespiti talebinde bulunmak, dava açılmadan önce dahi mümkündür ve çoğu zaman zorunlu bir süreçtir.
Erken delil tespitiyle alınabilecek deliller arasında:
- Otel konaklama kayıtları,
- Güvenlik kamerası görüntüleri,
- Araba plaka geçiş kayıtları (HGS/OGS),
- Sosyal medya içeriklerinin tespiti,
sayılabilir. Bu delillerin tespiti ileride delillerin kaybolmasını önler ve hâkim açısından güçlü karine oluşturur.
HTS Kayıtları ve Teknik İnceleme Talepleri
HTS kayıtları, zina vakalarının ispatında en çok başvurulan teknik delillerden biridir. HTS verileri, iki telefonun uzun süre aynı baz istasyonunda sinyal vermesi, aynı saatlerde aynı konumlarda bulunulması gibi bulguları ortaya koyabilir. Her ne kadar HTS kayıtları tek başına cinsel ilişkiyi ispatlamasa da, diğer delillerle birlikte son derece güçlü bir karine oluşturur.
Bu nedenle davacının, dava dilekçesinde veya delil listesinde açıkça:
- davalı eşin HTS kayıtlarının celbini,
- üçüncü kişinin (zina ilişkisi olduğu iddia edilen kişi) HTS kayıtlarının ilgili sınırlar içinde istenmesini,
- ortak zaman çizelgesinin oluşturulmasını,
talep etmesi yerinde olacaktır. Mahkeme, gerekli gördüğünde BTK veya ilgili operatörden bu kayıtları talep ederek bilirkişi incelemesi yaptırabilir.
Kamera Kayıtları, Otel Kayıtları ve Diğer Fiziksel Deliller
Kamera görüntüleri ve otel kayıtları, zina vakalarında en güçlü delillerden biridir. Tarafların bir otelde aynı odada kaldığının tespiti, birlikte giriş-çıkış yaptıklarının görüntülerle belirlenmesi, eşyanın niteliği gereği ağır bir karine oluşturur.
Bu delillerin temini için:
- Delil tespiti,
- İhtarname,
- Mahkeme aracılığıyla müzekkere yazılması,
yöntemlerine başvurulabilir. Ayrıca araç takip sistemi kayıtları, site giriş-çıkış kamera kayıtları ve benzeri görüntüler de davada etkili olabilir.
Tanık Beyanlarının Rolü
Tanık beyanları, zina vakalarında çoğu zaman belirleyici öneme sahiptir. Tanıkların olayı bizzat gözlemlemiş olmaları şart değildir; taraflar arasındaki ilişki yoğunluğu, şüpheli davranışlar, evlilik dışı ilişkinin sürekliliği gibi unsurlara ilişkin tanıklık dahi güçlü bir karine oluşturabilir.
Yargıtay, tanık beyanlarını değerlendirirken:
- tanığın olayları bilme imkânını,
- beyanların tutarlılığını,
- diğer delillerle uyumluluğunu,
dikkate almaktadır.
Hâkimin Vicdani Kanaat Oluşturma Süreci
Zina iddialarında hâkim, delillerin tümünü birlikte değerlendirir ve vicdani kanaatine göre karar verir. Ceza yargılamasında olduğu gibi kesin delil zorunluluğu yoktur; hayatın olağan akışına uygun, birbirini tamamlayan ve mantıksal tutarlılık içeren karineler yeterlidir.
Bu nedenle dava dosyasının bütünsel yapısı, delillerin kronolojik sırası, iddiaların tutarlılığı ve tarafların davranışları, hâkimin kanaat oluşturmasında belirleyici unsurlardır.
Yargılama Sürecinin Genel Seyri
Zina nedeniyle boşanma davası süreci genel olarak şu aşamalardan oluşur:
- Dava dilekçesinin hazırlanması: Zina vakıasının tüm unsurları açık, somut ve delilleriyle birlikte ortaya konulmalıdır.
- Delil listesi ve delil sunumu: HTS, kamera görüntüsü, otel kayıtları, tanıklar vb. eksiksiz sunulmalıdır.
- Ön inceleme aşaması: Uyuşmazlık konuları belirlenir, eksik delillerin tamamlanması sağlanır.
- Tahkikat aşaması: Deliller toplanır, tanıklar dinlenir, bilirkişi incelemeleri yapılır.
- Sözlü yargılama: Tarafların son beyanları alınır.
- Hüküm aşaması: Boşanma, tazminat, nafaka, velayet ve diğer fer’î talepler karara bağlanır.
Zina davalarında deliller genellikle geniş kapsamlı ve teknik inceleme gerektirdiğinden, tahkikat aşaması özellikle önem taşır. Mahkemenin delilleri tam ve doğru şekilde toplaması, kararın hukuki isabetini doğrudan etkiler.
Son Değerlendirme
Zina nedeniyle boşanma davalarında, ispat yükünün niteliği, delillerin hukuka uygunluğu ve hâkimin vicdani kanaati belirleyici unsurlardır. Stratejik biçimde kurgulanmış bir dava, doğru delil zamanlaması ve usulî işlemlerin eksiksiz yürütülmesi, davanın sonucunu önemli ölçüde etkiler.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Zina (aldatma) fiili, Türk Medeni Kanunu kapsamında özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiş olup, evlilik birliğinin temel unsurlarından olan sadakat ve güven ilkelerini ağır şekilde ihlal eden bir davranış niteliğindedir. Bu ihlal, yalnızca boşanmanın gerçekleşmesine neden olmakla kalmamakta; aynı zamanda maddi ve manevi tazminat, nafaka, velayet ve mal rejiminin tasfiyesi gibi fer’î sonuçları doğrudan veya dolaylı biçimde etkilemektedir.
Aldatma fiilinin çoğu zaman gizli yürütülen bir davranış olması nedeniyle ispat süreci, teknik nitelikli veriler, tanık beyanları, otel ve kamera kayıtları, HTS incelemeleri ve dijital delillerle desteklenmelidir. Delillerin hukuka uygun biçimde elde edilmesi, delil stratejisinin doğru kurulması ve davanın usulî sürecinin etkin şekilde yönetilmesi, zina iddiasının başarıyla ileri sürülmesinde kritik öneme sahiptir.
Zina fiilinin varlığı hâlinde kusur yoğunluğu bakımından genellikle herhangi bir tartışma bulunmamakta; aldatma olgusu Yargıtay içtihatlarında istisnasız şekilde “ağır kusur” olarak nitelendirilmektedir. Bu nedenle zina, hem boşanmanın gerçekleşmesine ilişkin değerlendirmede hem de TMK m.174 uyarınca tazminat taleplerinin belirlenmesinde en güçlü hukuki dayanaklardan biridir. Ayrıca zina eylemi, TMK m.175 kapsamında yoksulluk nafakası talep edilip edilmeyeceği noktasında doğrudan belirleyici rol oynamaktadır.
Velayet ve iştirak nafakası bakımından zina doğrudan belirleyici olmasa da, çocuğun üstün yararı ilkesinin gerektirdiği ölçüde dolaylı etkiler doğurabilir. Mal rejimi tasfiyesinde kusur doğrudan belirleyici olmamakla birlikte, zina ile bağlantılı ekonomik tasarruflar (örneğin hediyeler, para transferleri, olağan dışı mal kayıpları) tasfiye hesaplamalarına dâhil edilebilir.
Sonuç olarak zina eylemi, Türk aile hukuku bakımından yalnızca ahlaki bir ihlal değil; ciddi hukuki sonuçlar doğuran, özel usulî şartlara bağlı, tazminat ve nafaka taleplerini şekillendiren ağır bir kusur türüdür. Bu nedenle, zina nedeniyle boşanma davası açmayı düşünen veya böyle bir dava ile karşılaşan kişilerin, delil stratejisinin doğru belirlenmesi ve usulî süreçlerin hatasız yürütülmesi için profesyonel bir hukuki destek almaları önem arz etmektedir.
İletişim
Avukat İnanç Eker Hukuk Bürosu
Boşanma hukuku, aile hukuku, tazminat ve yüksek değerli uyuşmazlıklar alanında profesyonel hukuki destek için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Telefon: 0532 245 74 66
WhatsApp: 0532 245 74 66
E-posta: info@inanceker.av.tr
Adres:
Barbaros Mahallesi, Mor Menekşe Sokak,
Deluxia Suites Sitesi, No: 3A, Kat 12, Daire 155
Ataşehir / İstanbul
Google Maps:
https://maps.app.goo.gl/1nZJdn395W1W8CTC6
LinkedIn:
Av. İnanç Eker LinkedIn Profili