Trafik kazalarından doğan tazminat sorumluluğunun, özellikle araç değer kaybı, hasar bedeli, bedensel zarar, destekten yoksun kalma tazminatı ve sigorta şirketine yöneltilecek talepler bakımından doğru biçimde değerlendirilebilmesi için, öncelikle meydana gelen olayın hukuken “trafik kazası” niteliği taşıyıp taşımadığının belirlenmesi gerekir. Zira her araç kaynaklı zarar, kendiliğinden 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu anlamında trafik kazası sonucunu doğurmaz.
Trafik kazası kavramı, tazminat hukukunda yalnızca fiilî bir çarpışma vakıasını değil; olayın gerçekleştiği yer, araca ilişkin hareket unsuru, zararın niteliği, aracın işletilme hâli ve zarar ile olay arasındaki illiyet bağı yönünden bütünlüklü bir hukuki değerlendirmeyi gerektirir. Bu nedenle, bir olayda araç bulunması veya zararın araç vasıtasıyla meydana gelmiş olması tek başına yeterli değildir. Olayın Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulama alanına girip girmediği ayrıca ve öncelikle incelenmelidir.
Bu bölümde, trafik kazasının tanımı ve unsurları, trafik kazası sayılan hâller ile trafik kazası olarak nitelendirilemeyecek durumlar ele alınacak; devamında ise trafik kazalarının türleri ve sorumluluk rejimleri bakımından sınıflandırılması yapılacaktır. İnceleme, araç değer kaybı ve trafik kazasından doğan tazminat taleplerinin hukuki zemininin ortaya konulması bakımından temel niteliktedir.
I. Trafik Kazası Tanımı ve Unsurları
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 3. maddesinde trafik kazası; karayolu üzerinde hareket hâlinde olan bir veya birden fazla aracın karıştığı, ölüm, yaralanma veya zararla sonuçlanan olay olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, trafik kazasının yalnızca maddi anlamda bir zarar doğurmasını değil, aynı zamanda zararın belirli bir trafik düzeni içinde meydana gelmesini aramaktadır.
Kanuni tanımdan hareketle, bir olayın trafik kazası sayılabilmesi için birtakım kurucu unsurların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bu unsurların yokluğu hâlinde, olay araçla bağlantılı olsa dahi Karayolları Trafik Kanunu anlamında trafik kazası olarak kabul edilmeyebilir. Dolayısıyla trafik kazası kavramı, genişletici ve sınırsız bir yorumla değil; kanunun amacı, trafik güvenliği, araç işletilmesi ve sorumluluk hukukunun temel ilkeleri birlikte gözetilerek değerlendirilmelidir.
Bu kapsamda trafik kazasının başlıca unsurları şunlardır:
- Kazanın karayolunda veya karayolu sayılan yerde meydana gelmesi,
- Kazaya karışan araçlardan en az birinin hareket hâlinde bulunması,
- Olayda bir veya birden fazla aracın yer alması,
- Kaza sonucunda ölüm, yaralanma veya maddi zarar meydana gelmesi,
- Meydana gelen zarar ile olay arasında uygun illiyet bağının bulunması.
Bu unsurların her biri, trafik kazasından doğan hukuki sorumluluğun tayininde ayrı bir işleve sahiptir. Örneğin, kazanın meydana geldiği yer, Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağını belirlerken; aracın hareket hâlinde olup olmadığı, olayın trafik düzeni içinde gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti bakımından önem taşır. Zarar unsurunun bulunmadığı bir olayda tazminat sorumluluğundan söz edilemeyeceği gibi, zarar ile olay arasında illiyet bağının bulunmadığı hâllerde de işletenin, sürücünün veya sigortacının sorumluluğu gündeme gelmeyecektir.
Trafik kazasının ilk ve en önemli unsuru, olayın karayolunda veya Karayolları Trafik Kanunu bakımından karayolu sayılan bir yerde meydana gelmesidir. Kanunda karayolu, trafik için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanlar olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Kanun’un uygulama alanı yalnızca klasik anlamda kamuya açık yollarla sınırlı değildir. Karayolu ile bağlantısı bulunan, taşıt trafiği için kullanılan veya kamuya açık biçimde araç hareketine ayrılmış bazı alanlarda meydana gelen olaylar da trafik kazası kapsamında değerlendirilebilir.
İkinci unsur, kazaya karışan araçlardan en az birinin hareket hâlinde bulunmasıdır. Trafik kazası kavramı, durağan bir eşyanın sebep olduğu zarardan ziyade, trafik düzeni içinde hareket eden aracın doğurduğu riske ilişkindir. Bu nedenle, aracın işletilmesi ve hareket hâli, trafik kazası nitelendirmesinde belirleyici ölçütlerden biridir. Park hâlindeki bir aracın üzerine bina veya inşaat kaynaklı bir cismin düşmesi gibi olaylarda ise zarar araç üzerinde gerçekleşmiş olsa dahi, olayın doğrudan trafik kazası olarak kabulü mümkün olmayabilir.
Üçüncü unsur, olayda bir veya birden fazla aracın bulunmasıdır. Kanuni tanımda araç unsuruna açıkça yer verilmiş olup, olayın trafik hukuku kapsamında değerlendirilebilmesi için zararın araçların karıştığı bir hadise sonucunda meydana gelmesi gerekir. Ancak burada aracın yalnızca maddi varlığı yeterli değildir; aracın trafik düzeni içinde işletilmesi, kullanılması veya hareket ettirilmesiyle zarar arasında hukuken anlamlı bir bağlantı bulunmalıdır.
Dördüncü unsur, olayın ölüm, yaralanma veya zararla sonuçlanmasıdır. Trafik kazası, tazminat hukuku bakımından zarar doğuran bir olaydır. Zarar; bedensel zarar, ölüm nedeniyle destekten yoksun kalma zararı, araç hasarı, araç değer kaybı, kazanç kaybı veya sair malvarlığı eksilmesi şeklinde ortaya çıkabilir. Maddi hasarlı kazalarda, özellikle araç değer kaybı talepleri bakımından zararın niteliği ve kapsamı ayrıca önem kazanır.
Beşinci unsur ise zarar ile olay arasında uygun illiyet bağının bulunmasıdır. Trafik kazasından doğan tazminat sorumluluğunun kurulabilmesi için zararın, kazanın olağan ve uygun sonucu olarak ortaya çıkması gerekir. Mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi illiyet bağını kesen hâllerin varlığı hâlinde, sorumluluğun tamamen ortadan kalkması veya kapsamının daralması mümkündür. Bu yönüyle illiyet bağı, trafik kazası tazminatlarında yalnızca teorik bir unsur değil, doğrudan dava sonucuna etki eden asli bir değerlendirme ölçütüdür.
Trafik kazası tanımında ayrıca “işletilme hâli” kavramı da göz ardı edilmemelidir. Motorlu aracın işletilmesi, aracın trafik düzeni içinde kullanılmasını, hareket ettirilmesini veya kullanım amacına uygun biçimde faaliyete geçirilmesini ifade eder. Aracın işletilmesi ile zarar arasında bağ bulunmadığı takdirde, Karayolları Trafik Kanunu’ndaki tehlike sorumluluğunun işletilmesi de tartışmalı hâle gelir.
Bu nedenle uygulamada bir olayın trafik kazası sayılıp sayılmayacağı, çoğu zaman yalnızca kaza tespit tutanağına veya taraf beyanlarına göre değil; olay yeri, aracın konumu, hareket hâli, kullanım amacı, zararın meydana geliş biçimi ve illiyet zinciri birlikte değerlendirilerek belirlenmektedir.
A. Trafik Kazası Sayılan Durumlar
Trafik kazası sayılan durumların tespitinde temel hareket noktası, olayın Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulama alanına girip girmediğidir. Kanun, esas itibarıyla karayollarında uygulanmakla birlikte, bazı alanları da karayolu sayılan yerler kapsamında değerlendirmiştir. Bu nedenle kazanın mutlaka şehir içi cadde, sokak, devlet yolu veya otoyol üzerinde gerçekleşmesi şart değildir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca; karayolu dışındaki alanlardan kamuya açık olanlar ile park, bahçe, park yeri, garaj, yolcu ve eşya terminali, servis ve akaryakıt istasyonlarında karayolu taşıt trafiği için faydalanılan yerlerde de Kanun hükümleri uygulanır. Aynı şekilde, erişme kontrollü karayollarında ve belirli bağlantı alanlarında taşıt trafiğine ayrılan kısımlar da kanunun kapsamına dâhil edilebilir.
Bu düzenleme uyarınca, karayolu ile bağlantısı bulunan ve taşıt trafiği için kullanılan alanlarda meydana gelen kazalar, somut olayın koşullarına göre trafik kazası sayılabilir. Bir yerin özel mülkiyete tabi olması, girişinin izinle yapılması veya güvenlik kontrolünden geçilerek girilmesi, tek başına Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulanmasına engel değildir. Belirleyici olan husus, alanın fiilen araç trafiğine ayrılmış olup olmadığı ve karayolu bağlantısı içinde taşıt hareketine hizmet edip etmediğidir.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28.09.2011 tarihli, E. 2011/17-499, K. 2011/557 sayılı kararında da bu husus değerlendirilmiştir. Karara konu olayda, davacının sigortalı aracı, bir fabrikanın ambar kısmında yükleme yapıldığı sırada davalı şirkete ait aracın çarpması sonucu hasarlanmıştır. Uyuşmazlık, olayın meydana geldiği fabrika ambarının Karayolları Trafik Kanunu bakımından “karayolu sayılan yer” olarak kabul edilip edilemeyeceği ve buna bağlı olarak davada Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Karayolları Trafik Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan düzenlemeye atıf yaparak, Kanun’un uygulanabilmesi için kazanın mutlaka klasik anlamda karayolu üzerinde meydana gelmesinin zorunlu olmadığını kabul etmiştir. Buna göre, karayolu ile bağlantısı bulunan, taşıt trafiğine fiilen hizmet eden ve araçların yükleme-boşaltma amacıyla kullandığı alanlarda meydana gelen olaylar da karayolu sayılan yerde gerçekleşmiş kabul edilebilir.
Kararda, fabrikanın ambar bölümünün yükleme ve boşaltma yapılan, araç trafiğine ayrılmış ve karayolu ile bağlantısı bulunan bir alan olduğu değerlendirilmiş; bu nedenle söz konusu alanda meydana gelen kazanın Karayolları Trafik Kanunu kapsamında ele alınması gerektiği sonucuna varılmıştır. Alanın özel mülkiyete tabi olması, girişin sınırlı veya kontrollü biçimde yapılması, tek başına Kanun’un uygulanmasını engelleyen bir neden olarak kabul edilmemiştir.
Bu kararın ortaya koyduğu ilke, trafik kazası kavramının yalnızca kamuya açık karayolu üzerinde gerçekleşen çarpışmalarla sınırlı olmadığıdır. Karayolu ile fiilî ve fonksiyonel bağlantısı bulunan; taşıtların giriş, çıkış, yükleme, boşaltma veya park amacıyla kullandığı alanlarda meydana gelen kazalar da, olayın niteliğine göre trafik kazası olarak değerlendirilebilir.
Bu kapsamda aşağıdaki alanlarda meydana gelen kazalar, somut olayın özelliklerine göre trafik kazası sayılabilir:
- Akaryakıt istasyonlarında araç hareketi sırasında meydana gelen çarpışmalar,
- Servis alanlarında, araç bakım veya yönlendirme trafiği içinde gerçekleşen kazalar,
- Yolcu ve eşya terminallerinde taşıt trafiğine ayrılmış alanlarda meydana gelen zararlar,
- Otopark veya garajlarda hareket hâlindeki araçların karıştığı kazalar,
- Fabrika, depo, ambar veya lojistik sahalarında karayolu bağlantısı bulunan araç trafiğine ayrılmış bölümlerde gerçekleşen olaylar,
- Karayolu bağlantısı bulunan özel alanlarda, taşıt trafiği için fiilen kullanılan kısımlarda meydana gelen kazalar.
Ancak bu tür alanlarda meydana gelen her olayın kendiliğinden trafik kazası sayılacağı da söylenemez. Değerlendirme yapılırken alanın karayolu ile bağlantısı, araç trafiğine ayrılmış olup olmadığı, kazanın araç hareketi sırasında meydana gelip gelmediği ve zararın aracın işletilmesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı birlikte incelenmelidir.
Bu ayrım özellikle sigorta şirketine yöneltilecek talepler bakımından önemlidir. Zira olay trafik kazası olarak nitelendirildiğinde, zorunlu mali sorumluluk sigortası, işletenin sorumluluğu, araç değer kaybı ve maddi hasar talepleri Karayolları Trafik Kanunu hükümleri çerçevesinde değerlendirilebilecektir. Buna karşılık olay trafik kazası niteliği taşımıyorsa, sorumluluk genel haksız fiil hükümleri, sözleşmesel sorumluluk veya idare hukuku esaslarına göre ele alınabilir.
Bu noktada Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 01.03.2010 tarihli, E. 2009/258, K. 2010/57 sayılı kararı, trafik kazası kavramının sınırlarının belirlenmesi bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Karara konu olayda, hemzemin geçitte tren ile motosikletin çarpışması sonucu ölüm meydana gelmiş; davacı taraf, geçitte gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığı iddiasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları aleyhine tazminat davası açmıştır.
Uyuşmazlık Mahkemesi, olayın Karayolları Trafik Kanunu anlamında bir trafik kazası olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. Mahkeme, trenin Kanun kapsamında motorlu araç olarak tanımlanmadığını; hemzemin geçitte alınması gereken güvenlik önlemleri ve sinyalizasyon sistemlerinin düzenlenmesinin ise kamu hizmetinin yürütülmesiyle ilgili olduğunu kabul etmiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın, idarenin hizmet kusuru sorumluluğu kapsamında ve idari yargı yerinde görülmesi gerektiğine hükmedilmiştir.
Söz konusu karar, trafik kazası değerlendirmesinde yalnızca olayda bir aracın bulunmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Zararın hangi faaliyetten kaynaklandığı, olayın hangi hukuki rejime tabi olduğu ve sorumluluğun özel hukuk mu yoksa idare hukuku kapsamında mı inceleneceği ayrıca belirlenmelidir. Hemzemin geçit, karayolu ile demiryolunun kesiştiği bir alan olmakla birlikte, somut olayda zararın idarenin kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin eksiklikten kaynaklandığı kabul edildiğinden, uyuşmazlık trafik kazası sorumluluğu rejimi içinde değerlendirilmemiştir.
Bu çerçevede trafik kazası sayılan durumların belirlenmesinde şekli bir yaklaşım yerine, olayın hukuki niteliğine ve zararın kaynağına odaklanan bir değerlendirme yapılmalıdır. Bir alanın karayolu ile bağlantılı olması, taşıt trafiğine ayrılmış bulunması ve zararın hareket hâlindeki araçtan kaynaklanması hâlinde trafik kazası nitelendirmesi mümkün olabilecektir. Buna karşılık, zarar kamu hizmetinin yürütülmesindeki eksiklikten, tamamen harici bir etkenden veya aracın trafik düzeni dışındaki kullanımından kaynaklanıyorsa, olayın trafik kazası olarak kabulü mümkün olmayabilir.
Sonuç olarak, trafik kazası sayılan hâller bakımından belirleyici olan husus; olayın Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulama alanına giren bir yerde, hareket hâlindeki araç veya araçların karışmasıyla ve hukuken tazmin edilebilir bir zarara yol açacak şekilde gerçekleşmesidir. Karayolu ile bağlantısı bulunan özel alanlarda meydana gelen kazalar da bu şartları taşıdığı ölçüde trafik kazası sayılır. Bu tespit, trafik kazası sonrasında araç değer kaybı, hasar bedeli, bedensel zarar ve sigorta tazminatı taleplerinin hangi hukuki esaslara göre ileri sürüleceğini belirleyen ilk aşamadır.
B. Trafik Kazası Olarak Nitelendirilmeyen Durumlar
Trafik kazası kavramı, motorlu aracın bulunduğu veya araç üzerinde bir zararın meydana geldiği her olayı kapsayacak şekilde yorumlanamaz. Karayolları Trafik Kanunu anlamında trafik kazasından söz edilebilmesi için, olayın trafik düzeni içinde gerçekleşmesi, en az bir aracın hareket hâlinde bulunması, zararın aracın işletilmesiyle bağlantılı olarak doğması ve meydana gelen zarar ile olay arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gerekir. Bu unsurlardan birinin mevcut olmadığı hâllerde, olay başka bir hukuki sorumluluk rejimi kapsamında değerlendirilebilirse de, trafik kazası olarak nitelendirilemeyebilir.
Özellikle uygulamada, araçla bağlantılı her zarar verici olayın trafik kazası olarak kabul edilmesi yönünde hatalı değerlendirmelere rastlanmaktadır. Oysa trafik kazası, salt aracın varlığına değil, aracın trafik düzeni içinde işletilmesine ve bu işletilmeden doğan tehlikenin zarara yol açmasına bağlıdır. Bu nedenle, zarar araç üzerinde meydana gelmiş olsa dahi, zararın kaynağı araç işletilmesi değilse, olayın trafik kazası sayılması mümkün olmayacaktır.
Bu kapsamda, bir sitenin otoparkında hareket hâlinde olmayan araç üzerinde meydana gelen ve trafik akışıyla bağlantısı bulunmayan zararlar, somut olayın özelliklerine göre trafik kazası niteliği taşımayabilir. Aynı şekilde, tamir için bırakılan bir aracın tamirhane ortamında, trafik düzeniyle ilgisi bulunmayan biçimde kayarak zarar vermesi hâlinde de olayın Karayolları Trafik Kanunu anlamında trafik kazası sayılıp sayılmayacağı ayrıca değerlendirilmelidir. Burada belirleyici olan husus, zararın aracın trafik düzeni içindeki işletilmesinden mi, yoksa araç dışı veya işletilme dışı bir sebepten mi kaynaklandığıdır.
Bunun yanında, aracın kasten zarar verme amacıyla kullanıldığı hâllerde de trafik kazası kavramının sınırları aşılmış olur. Bir motorlu taşıtın, korkutmak, yaralamak veya öldürmek amacıyla bir kişinin üzerine bilinçli şekilde sürülmesi hâlinde, olay artık trafik kazası olarak değil; haksız fiil ve şartları varsa ceza hukuku kapsamında değerlendirilmesi gereken kasıtlı bir eylem olarak ele alınmalıdır. Böyle bir durumda aracın kullanılmış olması, eylemin trafik kazası sayılması sonucunu doğurmaz.
Nitekim trafik sigortası genel şartlarında da sürücünün kasten başkalarına zarar vermesi hâlinde, tazminat ödeyen sigortacının işletene rücu edebileceği düzenlenmiştir. Bu düzenleme, kasıtlı zarar verme fiilleri ile trafik kazası niteliğindeki olaylar arasında hukuki nitelik bakımından ayrım yapılması gerektiğini göstermektedir. Trafik kazası, esasen taksirli veya objektif sorumluluk rejimi içinde değerlendirilen bir olay türü iken; kasıtlı fiiller, farklı hukuki sonuçlar doğurur.
Park hâlinde bulunan bir aracın üzerine inşaattan demir, taş, tabela veya benzeri bir cismin düşmesi de kural olarak trafik kazası olarak kabul edilemez. Bu durumda zarar araç üzerinde gerçekleşmiş olsa da, zararın doğumuna yol açan olay trafik düzeninden veya aracın işletilmesinden kaynaklanmamaktadır. Böyle bir olayda sorumluluk, şartlarına göre bina malikinin sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu, haksız fiil hükümleri veya eser sahibinin sorumluluğu kapsamında değerlendirilebilir.
Benzer şekilde, aracın terör eylemi veya suç işleme aracı olarak kullanılması da trafik kazası kavramından ayrılır. Bir aracın patlayıcı maddeyle kullanılması, kasten kalabalığın üzerine sürülmesi veya suçun icrasında araçtan yalnızca araç olarak yararlanılması hâllerinde, zarar trafik güvenliğinin olağan riskinden değil, suç teşkil eden iradi bir fiilden doğmaktadır. Bu tür olaylarda uygulanacak hukuki rejim, trafik kazasından doğan tazminat sorumluluğundan farklıdır.
Trafik kazası olarak nitelendirilmeyen durumların ayırt edilmesi, özellikle sigorta şirketine yöneltilecek talepler bakımından önemlidir. Zira olay trafik kazası niteliği taşımıyorsa, zorunlu mali sorumluluk sigortasının doğrudan uygulanması, işletenin Karayolları Trafik Kanunu m. 85 kapsamında sorumluluğu veya araç değer kaybı talebinin trafik sigortası çerçevesinde ileri sürülmesi mümkün olmayabilir. Bu durumda zarar görenin başvurabileceği hukuki yol, olayın niteliğine göre genel hükümlere, sözleşmesel sorumluluğa veya idari yargı sorumluluğuna dayanabilir.
Bu nedenle uygulamada, olayın adlandırılmasından ziyade hukuki niteliği esas alınmalıdır. Tarafların olayı “trafik kazası” olarak ifade etmesi, düzenlenen tutanakta kaza ibaresinin yer alması veya zararın motorlu araç üzerinde gerçekleşmiş olması, tek başına Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulanmasını gerektirmez. Mahkeme veya sigorta incelemesi bakımından asıl değerlendirme, olayın kanuni unsurları taşıyıp taşımadığı noktasında yapılmalıdır.
Sonuç olarak, trafik kazası olarak nitelendirilmeyen durumlarda ortak özellik; zararın trafik düzeni içinde hareket hâlindeki aracın işletilmesinden değil, harici bir sebepten, kasıtlı bir fiilden, kamu hizmetinin yürütülmesindeki eksiklikten veya araçla yalnızca dolaylı bağlantısı bulunan başka bir hukuki ilişkiden kaynaklanmasıdır. Bu ayrım, tazminat sorumluluğunun kapsamını, görevli yargı yerini, zamanaşımı süresini, sigorta teminatını ve başvurulacak hukuki yolu doğrudan etkiler.
II. Trafik Kazası Türleri
Trafik kazaları, yalnızca oluş şekillerine göre değil; meydana gelen zararın niteliğine, kazanın gerçekleştiği yere, kazaya karışan kişilerin sıfatına, aracın kullanım amacına ve uygulanacak sorumluluk rejimine göre de sınıflandırılmalıdır. Bu sınıflandırma, özellikle tazminat taleplerinde hangi kanun hükümlerinin uygulanacağını, hangi kişilere başvurulabileceğini ve sigorta şirketinin sorumluluğunun hangi sınırlar içinde değerlendirileceğini belirlemesi bakımından önemlidir.
Uygulamada trafik kazaları çoğunlukla karayollarında meydana gelmekle birlikte, karayolu sayılan alanlarda gerçekleşen olaylar da trafik kazası kapsamında değerlendirilebilir. Bu nedenle, kazanın meydana geldiği yer ile olayın hukuki niteliği arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Park yerleri, garajlar, servis alanları, akaryakıt istasyonları, terminaller, fabrika ve depo sahaları gibi yerlerde meydana gelen olayların trafik kazası sayılıp sayılmayacağı her somut olayın özelliklerine göre ayrıca incelenmelidir.
Trafik kazalarının sınıflandırılmasında bir diğer önemli ölçüt, zararın niteliğidir. Kaza yalnızca maddi hasarla sonuçlanabileceği gibi, bedensel zarar veya ölüm sonucunu da doğurabilir. Maddi hasarlı kazalarda araç onarım bedeli, araç mahrumiyet zararı ve araç değer kaybı talepleri gündeme gelirken; yaralanmalı veya ölümlü kazalarda tedavi giderleri, geçici ve sürekli iş göremezlik tazminatı, destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat talepleri söz konusu olabilir.
Trafik kazalarının türlerine göre ayrılması, yalnızca teorik bir tasnif değildir. Bu ayrım; görevli mahkemenin, uygulanacak kanunun, zamanaşımı süresinin, sigorta teminatının ve sorumluların belirlenmesinde doğrudan sonuç doğurur. Örneğin, basit bir maddi hasarlı trafik kazasında esas olarak Karayolları Trafik Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanırken; iş ilişkisi içinde meydana gelen bir trafik kazasında İş Kanunu ve sosyal güvenlik mevzuatı da devreye girebilir. Ticari taşıma faaliyeti sırasında meydana gelen bir kazada ise Karayolu Taşıma Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu hükümleri ayrıca önem kazanır.
Bu çerçevede trafik kazaları, öncelikle uygulanacak kanun hükümleri bakımından ve ardından sorumluluk türleri bakımından ele alınmalıdır. Böylelikle, aynı olay içinde birden fazla hukuki sorumluluk rejiminin birlikte uygulanabileceği; sürücü, işleten, malik, işveren, taşıyıcı ve sigorta şirketinin somut olayın niteliğine göre farklı hukuki sebeplerle sorumlu tutulabileceği daha açık biçimde ortaya konulabilecektir.
A. Kanun Hükümleri’ne Göre Trafik Kazaları
Trafik kazalarına uygulanacak kanun hükümleri, kazanın meydana geliş biçimine, tarafların hukuki sıfatına ve zararın niteliğine göre değişiklik gösterebilir. Her trafik kazasında 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu temel başvuru normu olmakla birlikte, somut olayın özelliklerine göre başka kanun hükümlerinin de uygulanması gerekebilir. Bu nedenle trafik kazasından doğan tazminat taleplerinde, yalnızca kazanın varlığı değil, kazanın hangi hukuki ilişki içinde gerçekleştiği de incelenmelidir.
Genel nitelikteki maddi hasarlı trafik kazalarında, esas itibarıyla Karayolları Trafik Kanunu, Türk Borçlar Kanunu ve ilgili sigorta mevzuatı uygulanır. Bu tür kazalarda sürücünün kusuru, işletenin sorumluluğu, sigorta şirketinin poliçe limiti dâhilindeki yükümlülüğü, araç değer kaybı ve hasar bedeli talepleri ön plana çıkar. Zarar gören, şartların oluşması hâlinde doğrudan sigorta şirketine başvurabileceği gibi, sürücü ve işletene karşı da tazminat talebinde bulunabilir.
Buna karşılık, trafik kazası işin yürütümü sırasında meydana gelmişse, olay aynı zamanda iş kazası niteliği kazanabilir. Örneğin, işverenin talimatı kapsamında araç kullanan işçinin kazaya karışması, servis aracıyla işçilerin taşınması sırasında kaza meydana gelmesi veya işyeri faaliyeti kapsamında kullanılan aracın zarar doğurması hâllerinde, Karayolları Trafik Kanunu hükümleri yanında iş hukuku ve sosyal güvenlik mevzuatı da gündeme gelir. Bu tür olaylarda işverenin sorumluluğu, sosyal güvenlik kurumunun rücu hakkı ve işçinin tazminat talepleri ayrıca değerlendirilmelidir.
Yolcu veya yük taşıması sırasında meydana gelen kazalarda ise yalnızca Karayolları Trafik Kanunu hükümleriyle yetinilemez. Bu hâllerde, taşımanın niteliğine göre Karayolu Taşıma Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nun taşıma hukukuna ilişkin hükümleri de uygulanabilir. Yolcunun uğradığı bedensel zarar, yükün zıyaı veya hasarı, taşıyıcının özen borcu, taşıma sözleşmesinden doğan sorumluluk ve sigorta teminatı bu kapsamda birlikte incelenmelidir.
Ticari araçların karıştığı kazalarda da uygulanacak hükümler olayın niteliğine göre genişleyebilir. Taksi, minibüs, otobüs, servis aracı, kamyon, çekici veya lojistik faaliyete tahsis edilmiş araçların karıştığı kazalarda, işleten sıfatı, taşıyıcı sorumluluğu, ticari işletme faaliyeti ve sigorta yükümlülükleri bakımından ayrıca değerlendirme yapılması gerekir. Bu gibi durumlarda araç malikinin, fiili işletenin, taşıyıcının ve sigorta şirketinin sorumluluk alanları birbirinden ayrıştırılmalıdır.
Yaralanmalı veya ölümlü trafik kazalarında, ceza hukuku boyutu da gündeme gelebilir. Taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçunun unsurlarının oluşması hâlinde, ceza soruşturması ve kovuşturması yürütülür. Ancak ceza yargılamasının bulunması, hukuk davası veya tazminat taleplerinin ileri sürülmesine engel değildir. Aksine, ceza dosyasındaki kusur raporları, bilirkişi incelemeleri, olay yeri tespitleri ve maddi vakıaya ilişkin belirlemeler, tazminat yargılamasında önem taşıyabilir.
Bununla birlikte, ceza hukuku sorumluluğu ile özel hukuk sorumluluğu birbirinden farklıdır. Ceza yargılamasında failin cezai sorumluluğu araştırılırken, hukuk yargılamasında zararın tazmini, sorumluların belirlenmesi, kusur oranları, sigorta teminatı ve tazminat miktarı değerlendirilir. Bu nedenle trafik kazasından doğan uyuşmazlıklarda ceza dosyasının varlığı, özel hukuk bakımından yapılacak değerlendirmeyi bütünüyle ortadan kaldırmaz; ancak maddi vakıanın aydınlatılması bakımından önemli delil niteliği taşıyabilir.
Trafik kazalarının kanun hükümlerine göre tasnifinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, aynı olayda birden fazla kanunun birlikte uygulanabilecek olmasıdır. Örneğin, bir işçinin işveren tarafından tahsis edilen araçla işin yürütümü sırasında kaza yapması hâlinde, Karayolları Trafik Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, İş Kanunu ve sosyal güvenlik mevzuatı birlikte gündeme gelebilir. Benzer şekilde, ticari yolcu taşıması sırasında meydana gelen yaralanmalı bir kazada Karayolları Trafik Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Karayolu Taşıma Kanunu ve Türk Ceza Kanunu hükümleri aynı olay içinde farklı yönlerden uygulanabilir.
Bu nedenle trafik kazası tazminatlarında ilk yapılması gereken işlem, olayın hangi hukuki rejime tabi olduğunu doğru belirlemektir. Yanlış hukuki nitelendirme; hatalı görevli mahkeme seçimine, yanlış zamanaşımı süresinin uygulanmasına, eksik veya hatalı taraf teşkiline, sigorta şirketine yöneltilecek talebin yanlış kurulmasına ve tazminat hesabının eksik yapılmasına yol açabilir.
Sonuç olarak, kanun hükümlerine göre trafik kazaları; genel trafik kazaları, iş kazası niteliği taşıyan trafik kazaları, yolcu veya yük taşıma kazaları, ticari araç kazaları ve ceza hukuku boyutu bulunan trafik kazaları olarak farklı hukuki çerçevelerde incelenebilir. Her bir türde uygulanacak hükümler ve sorumluluk esasları farklılık göstereceğinden, tazminat talebi ileri sürülmeden önce olayın hukuki niteliğinin isabetli biçimde belirlenmesi zorunludur.
B. Sorumluluklarına Göre Kaza Türleri
Trafik kazalarından doğan zararların tazmininde sorumluluk, tek bir hukuki sebebe indirgenemez. Somut olayın özelliklerine göre sürücünün kusura dayalı sorumluluğu, motorlu araç işleteninin tehlike sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu, sigortacının poliçe limiti dâhilindeki sorumluluğu ve birden fazla kişinin aynı zarardan müteselsilen sorumluluğu birlikte gündeme gelebilir.
Bu nedenle trafik kazası nedeniyle ileri sürülecek tazminat taleplerinde öncelikle sorumluluğun hukuki dayanağı doğru belirlenmelidir. Zira sürücünün şahsi kusuru ile işletenin objektif sorumluluğu aynı hukuki nitelikte değildir. Aynı şekilde sigorta şirketinin sorumluluğu da zarar verenin şahsi sorumluluğundan farklı olup, poliçe limiti, teminat kapsamı, başvuru tarihi, temerrüt ve genel şartlar çerçevesinde ayrıca değerlendirilir.
Trafik kazalarında sorumluluk türlerinin birbirinden ayrılması, dava stratejisi bakımından da önem taşır. Zarar görenin kime başvurabileceği, hangi zarar kalemlerini talep edebileceği, zamanaşımı süresinin nasıl hesaplanacağı, sigorta şirketinin hangi tarihten itibaren temerrüde düşeceği ve tazminat miktarının hangi ölçütlere göre belirleneceği bu ayrım üzerinden şekillenir.
1. Kusura Dayalı Sorumluluk
Kusura dayalı sorumluluk, trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde en temel sorumluluk türlerinden biridir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan genel ilkeye göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişi, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Trafik kazalarında bu hüküm, özellikle sürücünün trafik kurallarına aykırı davranışı nedeniyle zarar doğurduğu hâllerde uygulama alanı bulur.
Kusura dayalı sorumluluğun kurulabilmesi için hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve illiyet bağı unsurlarının birlikte mevcut olması gerekir. Zarar gören, kural olarak uğradığı zararı ve zarar ile fiil arasındaki uygun illiyet bağını ispatla yükümlüdür. Bununla birlikte trafik kazalarında kusurun belirlenmesi çoğu zaman kaza tespit tutanağı, bilirkişi raporu, kamera kayıtları, tanık beyanları, araç hasar kayıtları ve olay yeri incelemesi üzerinden yapılır.
Uygulamada kusurun tespitinde; hız sınırının aşılması, kırmızı ışık ihlali, takip mesafesine uyulmaması, alkollü araç kullanılması, kavşak geçiş önceliğine riayet edilmemesi, emniyet kemeri kullanılmaması, şerit ihlali yapılması, hatalı sollama, yaya geçidinde geçiş hakkına uyulmaması ve aracın teknik şartlara aykırı biçimde trafiğe çıkarılması gibi ölçütler dikkate alınır. Bu hâllerin her biri, somut olayın oluş şekline göre sürücünün tam, asli, tali veya müşterek kusurlu sayılmasına neden olabilir.
Kusura dayalı sorumluluk bakımından özellikle belirtmek gerekir ki, kusur değerlendirmesi yalnızca trafik kuralının ihlal edilip edilmediğiyle sınırlı değildir. Sürücünün olay anındaki dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği, yol, hava, görüş, trafik yoğunluğu ve araç teknik durumu gibi koşullara uygun davranıp davranmadığı da değerlendirme kapsamındadır. Bu nedenle, şekli olarak bir trafik kuralı ihlali bulunmasa dahi, somut olayın özelliklerine göre sürücünün dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandığı sonucuna varılabilir.
Araç değer kaybı talepleri bakımından kusur oranı özel önem taşır. Değer kaybı zararı, kural olarak kusurlu tarafın veya onun zorunlu mali sorumluluk sigortacısının sorumluluğunda gündeme gelir. Zarar görenin kazada kusursuz olması hâlinde değer kaybı talebi tam olarak ileri sürülebilecekken, zarar görenin de kusurlu olduğu hâllerde tazminat miktarı kusur oranına göre belirlenir. Bu sebeple değer kaybı uyuşmazlıklarında kusur incelemesi, yalnızca sorumluluğun varlığı bakımından değil, tazminatın kapsamı bakımından da belirleyici niteliktedir.
İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 29.06.2021 tarihli, E. 2020/581, K. 2021/569 sayılı kararında da trafik kazasında kusur oranı, sigorta şirketinin sorumluluk sınırı, temerrüt tarihi ve tazminatın kapsamı birlikte değerlendirilmiştir. Karara konu olayda, davacıya ait araç kırmızı ışıkta beklediği sırada, arkadan gelen ve zorunlu mali sorumluluk sigortası davalı sigorta şirketi nezdinde bulunan aracın çarpması sonucunda hasarlanmıştır.
Dosya kapsamındaki kaza tespit tutanağı ve bilirkişi incelemesi uyarınca, arkadan çarpan araç sürücüsünün Karayolları Trafik Kanunu’nun arkadan çarpma kuralına ilişkin düzenlemesi kapsamında asli ve tam kusurlu olduğu; davacı araç sürücüsünün ise kazanın meydana gelmesinde kusurunun bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu tespit, kusura dayalı sorumluluk bakımından zararın hangi tarafa yükletileceğini belirlemiştir.
Mahkeme, ayrıca sigorta şirketinin zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında poliçe limiti dâhilinde sorumlu olduğunu; eksik ödeme yapılması hâlinde bakiye zararın talep edilebileceğini değerlendirmiştir. Bu kapsamda, davalı sigorta şirketince yapılan ödemenin zararın tamamını karşılamadığı, bakiye hasar bedeli yönünden sigorta şirketinin sorumluluğunun devam ettiği ve temerrüt tarihinden itibaren yasal faizle sorumlu tutulabileceği sonucuna varılmıştır.
Kararın önemi, trafik kazası tazminatlarında kusur oranı ile sigorta şirketinin sorumluluğunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermesidir. Sürücünün tam kusurlu olduğu hâllerde, sigorta şirketi poliçe limiti dâhilinde zarardan sorumlu tutulabilir. Bununla birlikte sigorta şirketinin sorumluluğu, kusurun varlığı, teminat kapsamı, poliçe limiti, yapılan ödeme ve temerrüt tarihi gibi unsurlar dikkate alınarak belirlenir.
Bu yönüyle kusura dayalı sorumluluk, trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde yalnızca sürücünün davranışının değerlendirilmesiyle sınırlı olmayıp, işletenin ve sigortacının sorumluluğuna geçiş bakımından da temel teşkil eder. Kusurun tespiti, hem zarar verenlerin sorumluluk derecesini hem de zarar görenin talep edebileceği tazminat miktarını doğrudan etkiler.
2. Tehlike (Objektif) Sorumluluğu ve İşletenin Sorumluluğu
Trafik kazalarında sorumluluk yalnızca kusura dayanmaz. Motorlu araçların işletilmesi, niteliği gereği üçüncü kişiler bakımından özel bir tehlike yaratır. Bu nedenle kanun koyucu, motorlu araç işletenini, aracın işletilmesinden doğan zararlardan belirli koşullar altında kusuru bulunmasa dahi sorumlu tutmuştur. Bu sorumluluk türü, tehlike sorumluluğu veya objektif sorumluluk olarak ifade edilir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesi uyarınca, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi doğan zarardan sorumlu olur. Bu düzenleme, motorlu araç işletilmesinin doğurduğu tehlikenin, bu araç üzerinde ekonomik ve fiilî hâkimiyeti bulunan kişi tarafından üstlenilmesi gerektiği düşüncesine dayanır.
İşletenin sorumluluğu, kusur sorumluluğundan farklıdır. Kusur sorumluluğunda sorumluluğun temelini hukuka aykırı ve kusurlu davranış oluştururken; işletenin sorumluluğunda sorumluluğun kaynağı, motorlu aracın işletilmesinden doğan tehlikedir. Bu nedenle işleten, sürücünün kusuru bulunmasa dahi, aracın işletilmesi ile zarar arasında uygun illiyet bağı bulunduğu sürece sorumlu tutulabilir.
İşleten kavramı, uygulamada dar yorumlanmamaktadır. Araç maliki çoğu zaman işleten olmakla birlikte, işleten sıfatı yalnızca trafik sicilinde malik olarak görünen kişiyle sınırlı değildir. Aracı fiilen sevk ve idare eden, araçtan ekonomik yarar sağlayan, aracın kullanımını organize eden veya aracın işletilmesi üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kişiler de somut olayın özelliklerine göre işleten olarak kabul edilebilir.
Bu kapsamda kiracı, işveren, ticari işletme sahibi, aracı uzun süreli kullanımına alan kişi veya aracın fiilî işletmesini üstlenen teşebbüs sahibi, olayın niteliğine göre işleten sıfatıyla sorumlu tutulabilir. Burada belirleyici olan husus, aracın kim adına ve kimin menfaatine işletildiği, araç üzerinde ekonomik yararın ve fiilî hâkimiyetin kimde bulunduğudur.
İşletenin sorumluluğu araç değer kaybı talepleri bakımından da önemlidir. Zira kazada zarar gören araçta meydana gelen değer kaybı, aracın onarılmış olmasına rağmen ikinci el piyasa değerinde oluşan objektif azalmayı ifade eder. Bu zarar, kazaya sebebiyet veren aracın işleteni ve şartları mevcutsa onun zorunlu mali sorumluluk sigortacısı bakımından tazmin edilmesi gereken bir zarar kalemi olarak gündeme gelebilir.
Ancak işletenin sorumluluğundan söz edilebilmesi için zarar ile aracın işletilmesi arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Aracın işletilmesinden kaynaklanmayan, tamamen harici bir sebeple meydana gelen veya illiyet bağını kesen mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru ya da üçüncü kişinin ağır kusuru gibi hâllerde işletenin sorumluluğu ortadan kalkabilir veya sınırlanabilir.
Dolayısıyla tehlike sorumluluğu, mutlak ve sınırsız bir sorumluluk türü değildir. Kanun, motorlu aracın işletilmesinden doğan tehlikeyi esas almakla birlikte, sorumluluğun kurulabilmesi için olay ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunmasını aramaktadır. Bu nedenle her trafik kazasında işletenin sorumluluğu kendiliğinden değil, somut olayın koşulları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
3. Adam Çalıştıranın Sorumluluğu
Trafik kazalarında sorumluluk, bazı hâllerde yalnızca sürücü veya işleten sıfatına dayanmaz; kazaya sebebiyet veren kişinin bir işin görülmesi sırasında başkasının emir ve talimatı altında hareket etmesi hâlinde adam çalıştıranın sorumluluğu da gündeme gelir. Bu sorumluluk, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 66. maddesinde düzenlenen özel bir objektif sorumluluk türüdür.
Türk Borçlar Kanunu’nun 66. maddesi uyarınca adam çalıştıran, çalışanın kendisine verilen işin görülmesi sırasında başkalarına verdiği zarardan, gerekli özeni gösterdiğini ispat etmedikçe sorumludur. Bu hüküm, özellikle şirket araçlarının, servis araçlarının, ticari işletmeye ait taşıtların veya işveren tarafından tahsis edilen araçların karıştığı trafik kazalarında önem taşır.
Bir şirket çalışanının, işin yürütümü sırasında kullandığı araçla kazaya sebebiyet vermesi hâlinde, sürücünün şahsi kusuru yanında şirketin de sorumluluğu gündeme gelebilir. Şirket, olayın niteliğine göre hem işleten sıfatıyla Karayolları Trafik Kanunu m. 85 kapsamında hem de adam çalıştıran sıfatıyla Türk Borçlar Kanunu m. 66 kapsamında sorumlu tutulabilir.
Bu sorumluluğun temelinde, bir kimsenin kendi organizasyonu içinde başkasını çalıştırması ve bu faaliyetten yarar sağlaması yer almaktadır. Çalışanın eylemi işin görülmesiyle bağlantılı olduğu sürece, zarar görenin yalnızca fiili gerçekleştiren çalışana başvurması beklenmez. Zarar gören, şartları oluştuğunda çalıştırana da başvurabilir.
Adam çalıştıranın sorumluluğu bakımından işverenin kurtuluş kanıtı ileri sürebilmesi mümkündür. Ancak bunun için işverenin çalışan seçiminde, talimatlandırmada, denetimde, iş organizasyonunda ve gerekli önlemlerin alınmasında gereken özeni gösterdiğini ispat etmesi gerekir. Trafik kazaları bakımından bu ispat; aracın bakım ve denetiminin düzenli yapılması, çalışanın ehliyet ve yeterliliğinin bulunması, işin niteliğine uygun eğitim verilmesi ve çalışma düzeninin trafik güvenliğini tehlikeye düşürmeyecek şekilde kurulması gibi hususları kapsayabilir.
Bununla birlikte, uygulamada ticari araçların karıştığı kazalarda işverenin veya şirketin sorumluluğu çoğu zaman yalnızca adam çalıştıran sıfatıyla değil, işleten sıfatıyla da değerlendirilir. Bu iki sorumluluk türü birbirini dışlamaz. Aynı olayda hem Karayolları Trafik Kanunu’ndan kaynaklanan işleten sorumluluğu hem de Türk Borçlar Kanunu’ndan kaynaklanan adam çalıştıranın sorumluluğu birlikte ileri sürülebilir.
Bu nedenle trafik kazasında aracın şirket adına kullanıldığı, sürücünün iş ilişkisi içinde hareket ettiği veya aracın ticari faaliyet kapsamında işletildiği durumlarda, yalnızca sürücünün kusuru üzerinden değerlendirme yapılması eksik olur. Zararın doğduğu organizasyon, aracın kimin adına işletildiği, sürücünün hangi hukuki ilişki kapsamında hareket ettiği ve kazanın işin görülmesi sırasında meydana gelip gelmediği birlikte incelenmelidir.
4. Müteselsil Sorumluluk
Trafik kazalarında birden fazla kişinin aynı zarardan birlikte sorumlu olması sık karşılaşılan bir durumdur. Özellikle birden fazla aracın karıştığı kazalarda, sürücü, işleten, malik, işveren, taşıyıcı ve sigorta şirketi farklı hukuki sebeplerle aynı zarardan sorumlu tutulabilir. Bu hâllerde müteselsil sorumluluk hükümleri devreye girer.
Müteselsil sorumluluk, zarar görenin tazminata ulaşmasını kolaylaştıran bir koruma mekanizmasıdır. Birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olduğu durumlarda zarar gören, tazminatın tamamı için sorumlulardan herhangi birine, birkaçına veya tamamına başvurabilir. Sorumlular arasındaki iç ilişki ve rücu meselesi ise zarar görene karşı ileri sürülemez; bu husus, sorumluların kendi aralarındaki ilişki kapsamında çözümlenir.
Karayolları Trafik Kanunu’nun 88. maddesi, birden fazla motorlu aracın karıştığı trafik kazalarında işletenlerin zarardan müteselsilen sorumlu olabileceğini düzenlemektedir. Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesi de birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olması hâlinde, zarar görenin bunlardan dilediğine başvurabileceği genel ilkesini ortaya koyar.
Müteselsil sorumluluk özellikle çok araçlı kazalarda ve sigorta şirketlerinin de taraf olduğu tazminat taleplerinde önem taşır. Zarar gören, zararın tamamını tahsil edebilmek için kusurlu sürücüye, işletene, araç malikine veya zorunlu mali sorumluluk sigortacısına başvurabilir. Sigorta şirketinin sorumluluğu poliçe limitiyle sınırlı olmakla birlikte, limit dâhilindeki zarar bakımından zarar görene karşı doğrudan sorumluluğu bulunmaktadır.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 18.04.2019 tarihli, E. 2018/2910, K. 2019/701 sayılı kararında, trafik kazasından doğan zararlarda sürücü, işleten ve sigorta şirketinin sorumluluğu ile zamanaşımı meselesi birlikte değerlendirilmiştir. Karara konu uyuşmazlıkta, sigorta şirketi, sigortalısına yaptığı tedavi ve yardım ödemelerinin kazadan sorumlu olan araç sürücüsü, işleteni ve sigorta şirketinden müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.
İlk derece mahkemesi, ödeme yapan sigortacı bakımından zamanaşımı süresinin ödeme tarihinden itibaren iki yıl olduğu gerekçesiyle davayı zamanaşımı nedeniyle reddetmiştir. İstinaf incelemesinde ise olayın trafik kazası niteliği taşıdığı, bu nedenle 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 109. maddesinin uygulanması gerektiği değerlendirilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi, motorlu araç kazalarından doğan tazminat taleplerinin zarar ve tazmin yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlükârda kaza tarihinden itibaren on yıl içinde zamanaşımına uğrayacağını; ancak fiilin ceza kanununa göre suç teşkil etmesi hâlinde ceza zamanaşımı süresinin uygulanacağını kabul etmiştir. Somut olayda kazanın cezayı gerektiren bir fiilden kaynaklandığı, bu nedenle uzamış ceza zamanaşımı süresinin dikkate alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Kararda ayrıca, davacı tarafından kaza tarihinden sonra icra takibi başlatılmış olmasının zamanaşımını kesen bir işlem olduğu vurgulanmıştır. Bu değerlendirme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin davayı zamanaşımı nedeniyle reddetmesini isabetli bulmamış; davacı vekilinin istinaf başvurusunu kabul ederek kararın kaldırılmasına ve dosyanın yeniden incelenmek üzere mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Söz konusu karar, trafik kazalarından doğan zararlarda müteselsil sorumluluğun yalnızca zarar görenin başvurabileceği kişiler bakımından değil, zamanaşımı ve rücu ilişkileri bakımından da önem taşıdığını göstermektedir. Kazanın trafik kazası niteliğinde olması, uygulanacak zamanaşımı rejimini değiştirmekte; fiilin aynı zamanda suç teşkil ettiği hâllerde uzamış ceza zamanaşımı süresi gündeme gelebilmektedir.
Müteselsil sorumluluk kurumunun trafik kazaları bakımından en önemli sonucu, zarar görenin tazminat hakkının sorumlular arasındaki iç ilişkiye feda edilmemesidir. Kusur oranları, sigorta şirketinin rücu hakkı, işleten ile sürücü arasındaki ilişki veya işverenin çalışana başvuru imkânı, zarar görenin talep hakkını ortadan kaldırmaz. Zarar gören, şartları mevcutsa zararın tamamını sorumlulardan talep edebilir; sorumlular ise kendi aralarındaki paylaşıma sonradan başvurabilir.
Bu nedenle trafik kazası tazminatlarında dava açılmadan veya sigorta başvurusu yapılmadan önce, sorumluların tamamının doğru tespit edilmesi gerekir. Eksik taraf belirlenmesi, yalnızca tahsil kabiliyetini zayıflatmakla kalmaz; zamanaşımı, görev, yetki ve talep kapsamı bakımından da usuli sorunlar doğurabilir. Özellikle çok araçlı, ticari araçlı, sigortalı veya iş ilişkisi içinde meydana gelen kazalarda müteselsil sorumluluk ihtimali titizlikle değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, trafik kazalarında müteselsil sorumluluk, zarar görenin korunması amacına hizmet eden temel kurumlardan biridir. Sürücü, işleten, malik, adam çalıştıran ve sigorta şirketi, somut olayın koşullarına göre aynı zarardan farklı hukuki sebeplerle sorumlu olabilir. Bu sorumluluk türü, araç değer kaybı dâhil olmak üzere trafik kazasından doğan tüm tazminat taleplerinde, zarar görenin etkili ve tam bir hukuki korumaya ulaşmasını sağlayan başlıca mekanizmalardan biridir.
5. Sigortacının Sorumluluğu
Trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde sigortacının sorumluluğu, motorlu araç işleteninin üçüncü kişilere verebileceği zararların güvence altına alınması amacıyla düzenlenen zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında gündeme gelir. Zorunlu mali sorumluluk sigortası, zarar görenin tazminata ulaşmasını kolaylaştıran, işletenin mali sorumluluğunu belirli limitler dâhilinde teminat altına alan ve trafik hukukunun koruyucu niteliğini tamamlayan bir güvence mekanizmasıdır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 91. maddesi uyarınca, motorlu araç işletenleri zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırmakla yükümlüdür. Bu sigorta ile amaçlanan, işletenin Karayolları Trafik Kanunu m. 85 kapsamında üçüncü kişilere karşı doğabilecek hukuki sorumluluğunun, poliçe limiti ve teminat kapsamı dâhilinde sigortacı tarafından karşılanmasıdır. Bu yönüyle sigortacının sorumluluğu, işletenin sorumluluğundan bağımsız ve sınırsız bir sorumluluk olmayıp, kanun, poliçe, teminat limiti ve sigorta sözleşmesinin hukuki niteliği çerçevesinde belirlenir.
Sigortacının sorumluluğunun doğabilmesi için öncelikle ortada Karayolları Trafik Kanunu anlamında bir trafik kazası bulunmalı, zarar işletenin hukuki sorumluluğu kapsamında doğmalı ve talep edilen zarar kalemi zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminat alanına girmelidir. Bu şartlar gerçekleştiğinde zarar gören, doğrudan sigorta şirketine başvurabilir. Sigorta şirketine başvuru, özellikle araç değer kaybı, hasar bedeli, tedavi giderleri, geçici ve sürekli iş göremezlik zararları ile ölüm hâlinde destekten yoksun kalma tazminatı talepleri bakımından önem taşır.
Maddi hasarlı trafik kazalarında sigortacının sorumluluğu çoğu zaman hasar bedeli ve araç değer kaybı üzerinden tartışılmaktadır. Araç değer kaybı, kazaya uğrayan aracın usulüne uygun biçimde onarılmış olsa dahi ikinci el piyasa değerinde meydana gelen objektif azalmayı ifade eder. Bu zarar kalemi, kazaya sebebiyet veren aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısından poliçe limiti dâhilinde talep edilebilir.
Sigorta şirketinin sorumluluğu belirlenirken, yalnızca poliçe varlığına bakılması yeterli değildir. Kazanın oluş şekli, kusur oranları, zararın kapsamı, aracın hasar durumu, daha önceki hasar geçmişi, sigortacı tarafından yapılan ödeme, ödeme tarihindeki zarar miktarı, başvuru tarihi ve temerrüt koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Sigorta şirketi tarafından yapılan kısmi ödeme, zararın tamamını karşılamıyorsa, bakiye zarar yönünden sigortacının sorumluluğu devam edebilir.
İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 29.06.2021 tarihli, E. 2020/581, K. 2021/569 sayılı kararında da sigortacının sorumluluğu, poliçe limiti, kusur durumu, yapılan ödeme ve temerrüt tarihi bakımından değerlendirilmiştir. Karara konu olayda, davacıya ait araç kırmızı ışıkta beklediği sırada davalı sigorta şirketi nezdinde zorunlu mali sorumluluk sigortası bulunan aracın arkadan çarpması sonucunda hasarlanmıştır. Dosya kapsamındaki değerlendirmede, arkadan çarpan araç sürücüsünün tam kusurlu olduğu, davacı araç sürücüsünün ise kusurunun bulunmadığı kabul edilmiştir.
Mahkeme, davalı sigorta şirketinin poliçe limiti dâhilinde sorumlu olduğunu; sigorta şirketince yapılan ödemenin zararın tamamını karşılamaması hâlinde bakiye hasar bedelinin talep edilebileceğini değerlendirmiştir. Bu kapsamda, sigorta şirketinin eksik ödeme nedeniyle sorumluluğunun devam ettiği, başvuru ve temerrüt şartlarının oluşması hâlinde sigortacının faizden de sorumlu tutulabileceği kabul edilmiştir.
Kararda ayrıca, zorunlu mali sorumluluk sigortasına ilişkin genel şartların, zarar görenin kanundan doğan tazminat hakkını daraltacak biçimde uygulanamayacağı yönündeki yaklaşım da önem taşımaktadır. Zira sigorta genel şartları, kanuni sorumluluk rejimini ortadan kaldıran veya zarar görenin kanundan doğan talep hakkını bertaraf eden bir düzenleme niteliğinde yorumlanamaz. Sigorta teminatı değerlendirilirken kanun, poliçe limiti ve yargısal içtihatlar birlikte dikkate alınmalıdır.
Sigortacının sorumluluğu bakımından temerrüt tarihi ayrıca önemlidir. Zarar görenin sigorta şirketine gerekli belgelerle başvurması ve sigortacının kanuni süre içinde ödeme yapmaması yahut eksik ödeme yapması hâlinde, sigortacı temerrüde düşer. Temerrüt tarihinden itibaren işleyecek faiz, tazminatın kapsamını doğrudan etkiler. Bu nedenle trafik kazasından doğan taleplerde sigorta şirketine yapılan başvurunun tarihi, içeriği ve ek belgeleri titizlikle belirlenmelidir.
Sonuç olarak, sigortacının sorumluluğu trafik kazası tazminatlarında bağımsız biçimde ele alınması gereken bir başlıktır. Sigorta şirketi, zarar verenin yerine geçen mutlak sorumlu değil; işletenin hukuki sorumluluğunu poliçe limiti ve teminat kapsamı dâhilinde güvence altına alan kişidir. Ancak bu sınırlama, zarar görenin kanundan doğan haklarının sigorta genel şartları veya tek taraflı değerlendirmelerle daraltılabileceği anlamına gelmez. Özellikle araç değer kaybı ve maddi hasar taleplerinde, sigorta şirketinin yaptığı ödemenin gerçek zararı karşılayıp karşılamadığı ayrıca incelenmelidir.
6. Hakkaniyet Sorumluluğu
Trafik kazalarından doğan sorumluluk esasen kusur sorumluluğu, tehlike sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu ve sigortacının sorumluluğu çerçevesinde incelenmekle birlikte, bazı istisnai hâllerde hakkaniyet sorumluluğu da gündeme gelebilir. Hakkaniyet sorumluluğu, klasik kusur esasına dayanmayan; hâkimin somut olayın özelliklerini, tarafların ekonomik ve sosyal durumunu, zararın ağırlığını ve adalet düşüncesini birlikte değerlendirerek tazminata hükmedebildiği özel bir sorumluluk türüdür.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 65. maddesi uyarınca, hakkaniyet gerektiriyorsa hâkim, ayırt etme gücü bulunmayan kişinin verdiği zararın tamamen veya kısmen giderilmesine karar verebilir. Bu hüküm, trafik kazaları bakımından doğrudan ve sık uygulanan bir sorumluluk türü olmamakla birlikte, özellikle ayırt etme gücü bulunmayan kişilerin zarara sebebiyet verdiği olaylarda veya kusur sorumluluğunun klasik unsurlarının tam olarak kurulamadığı istisnai hâllerde önem kazanabilir.
Hakkaniyet sorumluluğunda temel mesele, zarar veren kişinin kusur ehliyetinin bulunmamasına rağmen, zararın zarar gören üzerinde bırakılmasının somut olay bakımından adil olup olmayacağıdır. Bu nedenle hâkim, her olayda otomatik biçimde tazminata hükmetmez; tarafların konumu, zararın ağırlığı, zarar verenin veya onunla bağlantılı kişilerin ekonomik durumu, zarar görenin korunmaya değer menfaati ve olayın meydana geliş biçimi birlikte değerlendirilir.
Trafik kazaları bakımından bu sorumluluk türü, özellikle küçüklerin, akıl hastalığı veya benzeri sebeplerle ayırt etme gücü bulunmayan kişilerin karıştığı olaylarda tartışılabilir. Ancak bu hâllerde dahi, eğer motorlu araç işleteninin Karayolları Trafik Kanunu m. 85 kapsamında sorumluluğu veya sigortacının poliçe teminatı dâhilindeki sorumluluğu mevcutsa, öncelikle bu özel sorumluluk rejimleri dikkate alınmalıdır. Hakkaniyet sorumluluğu, genel sorumluluk rejimlerinin yerine geçen sınırsız bir yol değil, istisnai ve tamamlayıcı nitelikte bir kurumdur.
Bu nedenle trafik kazalarında hakkaniyet sorumluluğu ileri sürülürken, olayın sıradan bir kusur değerlendirmesiyle çözümlenip çözümlenemeyeceği, işleten sorumluluğunun bulunup bulunmadığı ve sigorta teminatının uygulanabilir olup olmadığı öncelikle belirlenmelidir. Hakkaniyet sorumluluğuna başvurulması, ancak somut olayda kusur sorumluluğu veya tehlike sorumluluğu bakımından ortaya çıkan boşluğun adalet düşüncesiyle giderilmesi gerektiği hâllerde mümkün olabilir.
Sonuç itibarıyla hakkaniyet sorumluluğu, trafik kazası tazminatlarında tali ve istisnai bir sorumluluk türüdür. Buna rağmen, özellikle zararın ağır olduğu, zarar görenin korunmasının gerektiği ve klasik kusur sorumluluğunun uygulanamadığı durumlarda hâkimin hakkaniyet gereğince tazminata hükmetmesi mümkündür. Bu yönüyle hakkaniyet sorumluluğu, trafik kazalarından doğan tazminat hukukunda adalet ve denge ilkelerinin somut olaya yansıdığı bir tamamlayıcı mekanizma niteliği taşır.
III. İliyet Bağının Kesilmesi
Trafik kazalarından doğan tazminat sorumluluğunun kurulabilmesi için yalnızca bir zararın meydana gelmesi yeterli değildir. Zarar ile trafik kazası arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekir. İlliyet bağı, meydana gelen zararın, kazanın olağan ve hayatın normal akışına uygun sonucu olup olmadığını ifade eder. Bu bağ kurulamadığı takdirde, sürücü, işleten, adam çalıştıran veya sigortacı aleyhine tazminat sorumluluğu tesis edilemez.
İlliyet bağı, kusur sorumluluğunda olduğu kadar tehlike sorumluluğunda da zorunlu bir unsurdur. Motorlu araç işleteninin sorumluluğu kusura dayanmasa dahi, zararın motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanması gerekir. Aracın işletilmesi ile zarar arasında uygun nedensellik ilişkisi bulunmadığında, objektif sorumluluk hükümlerinin uygulanması mümkün değildir.
Trafik kazalarında illiyet bağını kesebilecek başlıca hâller; mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru ve üçüncü kişinin ağır kusurudur. Bu hâllerin ortak özelliği, zararın doğumunda motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanan tehlikeyi ikinci plana itecek, hatta tamamen ortadan kaldıracak ağırlıkta dışsal veya bağımsız bir sebep oluşturmalarıdır. Ancak illiyet bağının kesildiğinin kabulü istisnai niteliktedir ve dar yorumlanmalıdır.
Mücbir sebep, sorumlunun faaliyet alanı dışında gerçekleşen, öngörülemeyen ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Trafik kazaları bakımından mücbir sebep iddiasının kabulü için olayın yalnızca beklenmedik olması yeterli değildir; aynı zamanda kaçınılmaz nitelik taşıması ve zararın doğumunda motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanan tehlikeyi bertaraf edecek yoğunlukta bulunması gerekir.
Zarar görenin ağır kusuru da illiyet bağını kesebilecek hâllerden biridir. Ancak zarar görenin her kusurlu davranışı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Ağır kusurdan söz edilebilmesi için zarar görenin davranışının, zararın meydana gelmesinde baskın, bağımsız ve nedensellik zincirini kesecek ağırlıkta olması gerekir. Aksi hâlde zarar görenin kusuru yalnızca tazminattan indirim sebebi olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü kişinin ağır kusuru bakımından da aynı esas geçerlidir. Trafik kazasına dışarıdan müdahil olan üçüncü kişinin davranışı, zararın doğumunda asli ve bağımsız sebep hâline gelmişse, illiyet bağının kesildiğinden söz edilebilir. Ancak üçüncü kişinin kusuru, motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanan tehlikeyle birlikte zarara katkı sunuyorsa, sorumluluğun tamamen ortadan kalkması yerine müteselsil sorumluluk veya kusur oranlarına göre değerlendirme gündeme gelebilir.
Diyarbakır Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 02.02.2022 tarihli, E. 2021/320, K. 2022/314 sayılı kararında, trafik kazasında illiyet bağının kesilip kesilmediği ve sigorta şirketinin sorumluluğu değerlendirilmiştir. Karara konu olayda, davacılar murisinin yolcu olarak bulunduğu araçta, sürücünün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi sonucu tek taraflı trafik kazası meydana gelmiş; kazada yolcular yaralanmıştır. Davacılar, zorunlu mali sorumluluk sigortacısından tazminat talep etmiştir.
Mahkeme, olayda kazanın meydana geliş biçimini, sürücünün eylemini, araçta yolcu olarak bulunan kişilerin durumunu ve zararın doğumuna ilişkin nedensellik ilişkisini birlikte incelemiştir. Dosya kapsamındaki değerlendirmede, sürücünün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi suretiyle meydana gelen kazada, illiyet bağını kesecek nitelikte mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru bulunduğu yönünde bir tespit yapılmamıştır.
Bu değerlendirme sonucunda, kazanın motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanan tehlike kapsamında gerçekleştiği; zarar ile araç işletilmesi arasında uygun illiyet bağının bulunduğu kabul edilmiştir. Böylelikle sigorta şirketinin, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında ve poliçe limiti dâhilinde sorumluluğu gündeme gelmiştir.
Anılan karar, illiyet bağının kesilmesi iddiasının soyut biçimde ileri sürülmesinin yeterli olmadığını göstermektedir. Sorumluluğun ortadan kalkabilmesi için, kazanın meydana gelmesinde motorlu aracın işletilmesinden kaynaklanan tehlikeyi tamamen geri plana iten, bağımsız ve baskın bir sebebin varlığı somut delillerle ortaya konulmalıdır. Aksi hâlde sürücü, işleten ve sigortacının sorumluluğu devam eder.
İlliyet bağı değerlendirmesi, araç değer kaybı talepleri bakımından da önemlidir. Değer kaybı zararının tazmin edilebilmesi için aracın piyasa değerindeki azalmanın, dava konusu trafik kazasının sonucu olarak meydana geldiği ispatlanmalıdır. Aracın daha önceki hasar geçmişi, kilometresi, yaşı, hasarın niteliği ve onarım işlemleri bu değerlendirmede dikkate alınır. Eğer talep edilen değer kaybı ile kazadaki hasar arasında uygun illiyet bağı bulunmuyorsa, bu zarar kaleminin tazmini mümkün olmayacaktır.
Sonuç olarak, illiyet bağı trafik kazalarından doğan sorumluluğun merkezî unsurlarından biridir. Kusur, tehlike, adam çalıştıranın sorumluluğu veya sigorta sorumluluğu hangi hukuki temele dayanırsa dayansın, zararın trafik kazasının uygun sonucu olarak ortaya çıktığı gösterilmelidir. Mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi illiyet bağını kesen hâller ise istisnai nitelikte olup, her somut olayda dikkatle ve dar biçimde değerlendirilmelidir.
IV. Tazminat Taleplerinde Sorumluluğun Kaldırılması ve Sınırlandırılması
Trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde, taraflar arasında yapılan ibra, sulh, ödeme, feragat, sorumsuzluk anlaşması veya tazminat miktarını sınırlayan düzenlemelerin hukuki etkisi uygulamada sıkça tartışılmaktadır. Bu tür belgelerin varlığı, her durumda zarar görenin tazminat talebini ortadan kaldırmaz. Belgenin hukuki niteliği, düzenlenme zamanı, tarafların iradesi, ödeme miktarı, zararın gerçek kapsamı ve uygulanacak kanun hükmü birlikte değerlendirilmelidir.
Trafik kazalarından doğan sorumluluk bakımından temel ilke, kanunun emredici nitelikteki sorumluluk hükümlerinin taraf iradesiyle bertaraf edilemeyeceğidir. Özellikle Karayolları Trafik Kanunu’nun 111. maddesi, bu konuda özel bir düzenleme içermektedir. Anılan hüküm uyarınca, Kanun’da öngörülen hukuki sorumluluğu kaldıran veya daraltan anlaşmalar geçersizdir. Ayrıca tazminat miktarına ilişkin olup da yetersiz veya fahiş olduğu açıkça belli olan anlaşmalar veya uzlaşmalar, belirli şartlar altında iptal edilebilir.
Bu düzenlemenin amacı, trafik kazasından zarar gören kişinin, çoğu zaman kazadan hemen sonra veya zararın gerçek kapsamı henüz belirlenmeden imzalanan belgelerle hak kaybına uğramasını önlemektir. Zira trafik kazalarında zarar, her zaman olay tarihinde tam olarak tespit edilemeyebilir. Araç değer kaybı, sürekli iş göremezlik, tedavi giderleri veya destekten yoksun kalma zararı gibi kalemler çoğu zaman teknik inceleme ve bilirkişi hesabı gerektirir.
A. Hukuki Nitelik ve Geçerlilik Şartları
Sorumluluğun kaldırılması veya sınırlandırılması amacı taşıyan anlaşmalar, hukuki nitelikleri itibarıyla sorumsuzluk kaydı, sulh sözleşmesi, ibra sözleşmesi veya tazminat miktarını belirleyen anlaşma şeklinde karşımıza çıkabilir. Bu belgelerin geçerliliği, yalnızca metinde kullanılan başlığa göre değil, içeriğine ve taraf iradelerinin gerçek mahiyetine göre belirlenmelidir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 115. maddesi uyarınca, borçlunun ağır kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşmalar kesin olarak hükümsüzdür. Aynı şekilde, borçlunun yardımcı kişilerin ağır kusurundan sorumluluğunu ortadan kaldıran veya önemli ölçüde sınırlayan kayıtlar da hukuken geçersiz kabul edilebilir. Bu düzenleme, sorumsuzluk anlaşmalarının sözleşme özgürlüğü ilkesi içinde sınırsız biçimde kurulamayacağını ortaya koymaktadır.
Trafik kazaları bakımından sorumsuzluk anlaşmalarının değerlendirilmesinde Karayolları Trafik Kanunu m. 111 özel önem taşır. Bu hüküm, Kanun’da öngörülen hukuki sorumluluğun önceden veya sonradan yapılacak anlaşmalarla ortadan kaldırılmasını veya daraltılmasını engelleyen emredici bir normdur. Bu nedenle, trafik kazasından doğan tazminat sorumluluğunu bertaraf eden veya zarar görenin kanuni haklarını makul olmayan biçimde sınırlayan kayıtlar kural olarak geçerli kabul edilmez.
Buna karşılık, her ödeme belgesi veya ibra metni kendiliğinden geçersiz değildir. Zararın kapsamı belirlenmiş, taraflar özgür iradeleriyle hareket etmiş, ödeme gerçek zarara uygun biçimde yapılmış ve irade sakatlığı bulunmamışsa, yapılan sulh veya ibra anlaşmasının hukuki sonuç doğurması mümkündür. Burada yapılması gereken değerlendirme, somut olayın şartlarına göre belgenin zarar görenin gerçek ve bilinçli iradesini yansıtıp yansıtmadığıdır.
Bu nedenle ibra veya sulh belgelerinin geçerliliği incelenirken; belgenin düzenlendiği tarih, kazadan ne kadar süre sonra imzalandığı, zararın o tarihte belirlenebilir olup olmadığı, ödeme miktarı, tarafların ekonomik ve hukuki konumu, belgenin kapsamı, zarar görenin baskı veya yanılma altında olup olmadığı ve ödeme ile gerçek zarar arasındaki oran birlikte dikkate alınmalıdır.
B. Kamu Düzeni ve Hakkaniyet Sınırları
Sözleşme özgürlüğü, özel hukuk ilişkilerinin temel ilkelerinden biri olmakla birlikte, emredici hukuk kuralları, kamu düzeni, dürüstlük kuralı ve hakkaniyet ilkesiyle sınırlıdır. Trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde bu sınırlar daha belirgin hâle gelir. Zira trafik kazası zararları çoğu zaman can ve beden bütünlüğü, malvarlığı kaybı ve sosyal güvenlik boyutu bulunan zararlar niteliğindedir.
Karayolları Trafik Kanunu m. 111’in koruyucu amacı da bu noktada ortaya çıkar. Kanun koyucu, trafik kazasından doğan sorumluluğun anlaşma yoluyla kaldırılmasını veya daraltılmasını geçersiz sayarak zarar görenin korunmasını amaçlamıştır. Özellikle kazadan hemen sonra, zarar tam olarak belirlenmeden alınan ibra belgeleri veya düşük bedelli ödeme karşılığında tüm haklardan feragat edildiğine ilişkin kayıtlar, bu hüküm kapsamında ayrıca değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte, kamu düzeni ve hakkaniyet sınırları yalnızca zarar gören lehine değil, hukuki güvenlik bakımından da değerlendirilmelidir. Tarafların gerçek zararı bilerek, özgür iradeleriyle, açık ve belirli bir ödeme karşılığında sulh olmaları hâlinde, bu anlaşmanın da hukuk düzeni tarafından korunması mümkündür. Aksi hâlde her ödeme ve ibra belgesinin sonradan geçersiz sayılması, hukuki güvenliği zedeler.
Bu sebeple trafik kazalarından doğan tazminatlarda denge, bir yandan zarar görenin korunması, diğer yandan tarafların geçerli biçimde kurdukları sulh ve ibra ilişkilerine saygı gösterilmesi suretiyle sağlanmalıdır. Hâkim, somut olayda belgenin geçerliliğini değerlendirirken ne salt şekli imzaya ne de yalnızca zarar görenin sonradan ileri sürdüğü soyut hak kaybı iddiasına dayanmalıdır. Değerlendirme, belgenin içeriği ve olayın tüm koşulları üzerinden yapılmalıdır.
C. Tazminat Taleplerine Etkisi
Trafik kazası sonrasında düzenlenen ibra, sulh veya ödeme belgelerinin tazminat taleplerine etkisi, belgenin kapsamına ve uygulanacak hukuki rejime göre değişir. Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında yapılan ödemeler ile kasko sigortası gibi taraflar arasındaki özel sigorta ilişkisine dayanan ödemeler aynı hukuki rejime tabi değildir. Bu nedenle, her somut olayda sigortanın türü ve taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliği öncelikle belirlenmelidir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 31.10.2022 tarihli, E. 2022/4883, K. 2022/13349 sayılı kararında, kasko sigorta sözleşmesi kapsamında yapılan ödeme sonrasında düzenlenen ibranamenin geçerliliği değerlendirilmiştir. Karara konu olayda, davacı taraf kasko sigortası kapsamında ödeme yapılmış olmasına rağmen, gerçek zararın daha yüksek olduğunu ileri sürerek bakiye tazminat talebinde bulunmuştur. Uyuşmazlık, düzenlenen ibranamenin davacının sonradan talepte bulunmasına engel teşkil edip etmediği noktasında toplanmıştır.
Yargıtay, olayın zorunlu mali sorumluluk sigortasından değil, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklandığını dikkate almıştır. Bu nedenle Karayolları Trafik Kanunu m. 111 hükmünün somut uyuşmazlığa doğrudan uygulanamayacağı değerlendirilmiştir. Kararda, taraflar arasında kasko sigorta sözleşmesine dayalı özel hukuk ilişkisi bulunduğu; davacının ödeme sonrasında ibraname düzenlediği ve irade sakatlığı yahut gabin iddiasının somut biçimde ispatlanamadığı kabul edilmiştir.
Anılan karar, trafik kazası sonrasında düzenlenen her ibra belgesinin aynı hukuki sonuca tabi olmadığını göstermektedir. Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında zarar gören üçüncü kişinin korunması amacıyla getirilen hükümler ile kasko sigortası kapsamında sigortalı ile sigortacı arasındaki sözleşmesel ilişki farklı değerlendirilmelidir. Bu ayrım yapılmadan, her uyuşmazlıkta Karayolları Trafik Kanunu m. 111’e dayanılması isabetli olmayacaktır.
Bununla birlikte, kasko sigortası kapsamında düzenlenen ibranamenin geçerli olabilmesi için de genel hükümlerde aranan geçerlilik şartlarının mevcut olması gerekir. İrade sakatlığı, açık oransızlık, baskı, hata, hile veya gabin iddiaları somut delillerle ispatlandığı takdirde, ibra belgesinin hukuki etkisi tartışmalı hâle gelebilir. Ancak bu iddiaların yalnızca soyut biçimde ileri sürülmesi yeterli değildir.
Bu kararın tazminat hukuku bakımından ortaya koyduğu temel sonuç şudur: İbranamenin geçerliliği değerlendirilirken öncelikle talebin hangi hukuki ilişkiden kaynaklandığı belirlenmelidir. Zorunlu mali sorumluluk sigortasına dayanan üçüncü kişi talepleri ile kasko sigortasına dayanan sigortalı talepleri aynı esaslarla incelenemez. KTK m. 111’in uygulama alanı, her sigorta ilişkisinde kendiliğinden genişletilemez.
Araç değer kaybı ve hasar bedeli taleplerinde de aynı ilke geçerlidir. Sigorta şirketinden ödeme alınmış olması, zarar görenin bakiye zarar talebini her durumda ortadan kaldırmaz. Ödeme gerçek zararı karşılamıyorsa, ibra belgesinin kapsamı belirsizse, zarar sonradan ortaya çıkmışsa veya zarar görenin iradesi sakatlanmışsa, bakiye tazminat talebi gündeme gelebilir. Buna karşılık, taraflar zararın kapsamını bilerek, açık ve belirli bir ödeme karşılığında geçerli bir sulh veya ibra ilişkisi kurmuşsa, bu belgenin hukuki sonuç doğurması mümkündür.
Sonuç olarak, trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde sorumluluğun kaldırılması veya sınırlandırılması iddiaları, her somut olayda dikkatle incelenmelidir. İbra veya sulh belgesinin varlığı tek başına talebin reddini gerektirmediği gibi, her ibra belgesinin kendiliğinden geçersiz olduğu da söylenemez. Belgenin hukuki niteliği, sigorta türü, tarafların sıfatı, ödeme miktarı, zararın belirlenebilirliği, irade sakatlığı iddiaları ve Karayolları Trafik Kanunu m. 111’in uygulanabilirliği birlikte değerlendirilmelidir.
Trafik kazası tazminatlarında doğru hukuki nitelendirme yapılmadığı takdirde, zarar görenin hak kaybına uğraması veya sorumlular hakkında hatalı talepler ileri sürülmesi mümkündür. Bu nedenle, sorumsuzluk kayıtları, ibra belgeleri ve ödeme protokolleri; yalnızca belge metnine bakılarak değil, olayın bütünü ve uygulanacak sorumluluk rejimi çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Sonuç
Trafik kazası kavramı, yalnızca araçların çarpışması veya bir araç üzerinde zarar meydana gelmesi şeklinde dar bir çerçevede ele alınamaz. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu anlamında trafik kazasından söz edilebilmesi için olayın karayolunda veya karayolu sayılan yerde meydana gelmesi, en az bir aracın hareket hâlinde bulunması, olay sonucunda ölüm, yaralanma veya maddi zarar doğması ve zarar ile olay arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gerekir.
Bu unsurların doğru belirlenmesi, trafik kazasından doğan tazminat taleplerinde uygulanacak hukuki rejimi doğrudan etkiler. Zira bir olayın trafik kazası olarak nitelendirilmesi; işletenin sorumluluğu, sürücünün kusura dayalı sorumluluğu, adam çalıştıranın sorumluluğu, sigorta şirketinin poliçe limiti dâhilindeki sorumluluğu, zamanaşımı süresi, görevli mahkeme ve talep edilebilecek zarar kalemleri bakımından belirleyici sonuçlar doğurur.
Özellikle araç değer kaybı, hasar bedeli, bedensel zarar, destekten yoksun kalma tazminatı, geçici ve sürekli iş göremezlik zararı ile manevi tazminat taleplerinde olayın hukuki niteliği isabetli şekilde tespit edilmelidir. Olay trafik kazası niteliği taşımıyorsa, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında doğrudan sigorta şirketine başvuru veya Karayolları Trafik Kanunu hükümlerine dayalı talep ileri sürülmesi mümkün olmayabilir. Buna karşılık olay trafik kazası niteliğinde ise, zarar görenin sürücüye, işletene, malik veya sigorta şirketine yöneltebileceği talepler somut olayın koşullarına göre değerlendirilir.
Trafik kazalarından doğan tazminat sorumluluğunda kusur oranı, zarar miktarı ve illiyet bağı birlikte incelenmelidir. Sürücünün kusuru tazminatın kapsamını etkilerken, işletenin tehlike sorumluluğu kusur bulunmasa dahi gündeme gelebilir. Sigorta şirketinin sorumluluğu ise poliçe limiti, teminat kapsamı, başvuru tarihi, yapılan ödeme ve temerrüt şartlarına göre belirlenir. Bu nedenle trafik kazası sonrasında düzenlenen kaza tespit tutanağı, ekspertiz raporu, sigorta başvuru evrakı, hasar dosyası, bilirkişi raporu ve ödeme belgeleri titizlikle incelenmelidir.
Diğer yandan, trafik kazası sonrasında imzalanan ibra, sulh veya ödeme belgeleri de her durumda zarar görenin tüm haklarını ortadan kaldırmaz. Belgenin geçerliliği; sigortanın türü, tarafların hukuki konumu, ödeme miktarı, zararın gerçek kapsamı, irade sakatlığı iddiası ve Karayolları Trafik Kanunu m. 111’in uygulanabilirliği çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak trafik kazası hukuku; kusur, sorumluluk, sigorta, illiyet bağı, zamanaşımı ve tazminat hesabı yönünden teknik değerlendirme gerektiren çok yönlü bir alandır. Trafik kazası sonrasında hak kaybı yaşanmaması için olayın yalnızca fiilî yönüyle değil, hukuki niteliği ve uygulanacak sorumluluk rejimi bakımından da değerlendirilmesi gerekir.
Sıkça Sorulan Sorular
Her araç kazası trafik kazası sayılır mı?
Hayır. Bir olayda araç bulunması veya araç üzerinde zarar meydana gelmesi tek başına trafik kazası sayılması için yeterli değildir. Olayın karayolunda veya karayolu sayılan yerde meydana gelmesi, en az bir aracın hareket hâlinde olması, zarar doğması ve zarar ile olay arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekir.
Otoparkta meydana gelen kaza trafik kazası mıdır?
Otoparkta meydana gelen kazalar, somut olayın özelliklerine göre trafik kazası sayılabilir. Otoparkın araç trafiğine ayrılmış olması, karayolu ile bağlantısının bulunması ve zararın hareket hâlindeki aracın işletilmesinden kaynaklanması hâlinde Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin uygulanması mümkündür.
Park hâlindeki aracın zarar görmesi trafik kazası mıdır?
Her durumda değildir. Park hâlindeki aracın üzerine inşaattan cisim düşmesi gibi olaylarda zarar araç üzerinde gerçekleşmiş olsa da, zarar aracın işletilmesinden veya trafik düzeninden kaynaklanmadığı için olay trafik kazası olarak değerlendirilmeyebilir.
Trafik kazasında işleten kimdir?
İşleten, motorlu araç üzerinde fiilî ve ekonomik hâkimiyeti bulunan kişidir. Araç maliki çoğu zaman işleten olmakla birlikte, işleten sıfatı yalnızca malik ile sınırlı değildir. Kiracı, işveren, ticari işletme sahibi veya aracı fiilen kendi hesabına kullanan kişi de somut olayın özelliklerine göre işleten olarak sorumlu tutulabilir.
Sigorta şirketi araç değer kaybından sorumlu mudur?
Şartları mevcutsa evet. Araç değer kaybı, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında poliçe limiti dâhilinde talep edilebilir. Ancak talep değerlendirilirken kusur oranı, aracın hasar durumu, onarım geçmişi, değer kaybı hesabı, sigorta şirketine başvuru ve temerrüt tarihi dikkate alınır.
Trafik kazasında illiyet bağı ne anlama gelir?
İlliyet bağı, meydana gelen zarar ile trafik kazası arasındaki uygun nedensellik ilişkisidir. Zararın, kazanın olağan ve uygun sonucu olması gerekir. Mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi hâller illiyet bağını kesebilir.
Trafik kazası sonrası ibra imzalanırsa tekrar tazminat istenebilir mi?
Bu sorunun cevabı somut olaya göre değişir. İbranamenin geçerliliği; imzalanma tarihi, ödeme miktarı, zararın gerçek kapsamı, tarafların iradesi, sigorta türü ve Karayolları Trafik Kanunu m. 111’in uygulanabilirliği birlikte değerlendirilerek belirlenir. Her ibra belgesi kendiliğinden geçerli olmadığı gibi, her ibra belgesi de kendiliğinden geçersiz değildir.
Trafik kazası tazminatında zamanaşımı süresi nedir?
Motorlu araç kazalarından doğan tazminat taleplerinde zamanaşımı, kural olarak zarar ve tazminat yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlükârda kaza tarihinden itibaren on yıldır. Ancak fiil aynı zamanda ceza kanununa göre suç teşkil ediyorsa, uzamış ceza zamanaşımı süresi uygulanabilir.
Trafik Kazası ve Araç Değer Kaybı Tazminatı İçin Hukuki Destek
Trafik kazası sonrasında araç değer kaybı, hasar bedeli, sigorta başvurusu, bedensel zarar, iş göremezlik tazminatı, destekten yoksun kalma tazminatı veya manevi tazminat talepleriniz bakımından hukuki değerlendirme yapılması, hak kaybı yaşanmaması açısından önemlidir.
Kaza tespit tutanağı, sigorta hasar dosyası, ekspertiz raporu, ödeme belgeleri ve kusur durumunun birlikte incelenmesi suretiyle, trafik kazasından kaynaklanan tazminat talepleriniz hakkında hukuki destek alabilirsiniz.
Av. İnanç Eker Hukuk Bürosu
Adres:
Barbaros Mahallesi Mor Menekşe Sokak Deluxia Suites Sitesi No: 3A Kat:12 Daire:155 Ataşehir / İstanbul
Telefon:
0 (216) 514 74 04
E-posta:
info@inanceker.av.tr
Trafik kazası, araç değer kaybı ve sigorta tazminatı süreçleri hakkında hukuki destek almak için Av. İnanç Eker Hukuk Bürosu ile iletişime geçebilirsiniz.